Günümüz Türkçesinde Bursalı Hâce Abdürrauf ve Anabacı Hikâyesi
Acayip şeyler görmüş zaman anlatıcıları ve garip olayları yorumlayan eski hikâye aktarıcıları, oyunbaz dünyanın şaşırtıcı olaylarından ve hilekâr zamanın başa getirdiği hâdiselerden şöyle bir hikâye anlatırlar:
Eskiden Bursa şehrinin tüccarlarından Hâce Abdü’r-Ra’ûf diye tanınan bir adam vardı. Aklı ve zekâsıyla meşhurdu. Dünyayı iyi bilen, basiret sahibi biriydi; olayların iç yüzünü sezebilen, ferasetli, olgun ve yetkin bir kişi olarak tanınırdı. Aynı zamanda çok zengindi; malı mülkü, serveti ve imkânı boldu.
Günlerden bir gün Hâce Abdü’r-ra’ûf’un gönlüne Acem diyarına ticaret yolculuğu yapma arzusu düştü. Isfahan’ı ve Horasan’ı görme isteği içine yerleşti. Hemen Anadolu diyarından değerli ticaret malları hazırlattı: görünüşte hafif ama pahada ağır, renkli, zarif ve kıymetli kumaşlardan ve eşyalardan çeşit çeşit yükler düzdürdü. Katırlar, develer ve başka yük hayvanlarıyla büyük bir kervan hazırladı. Yanına birçok kul, hizmetkâr, adam ve maiyet aldı. Böylece Acem diyarına doğru yola çıktı.
Kervanla menzil menzil ilerledi; her gün başka bir yol aldı, her zaman yeni bir konağı aştı. Sonunda söz konusu ülkeye vardı. Acem şehirlerinden pek çok büyük şehir gezdi. Günler geçti, zaman aktı; o da bu yolculuk içinde dolaşıp durdu.
Sonra Şîrâz adında büyük bir şehre vardı. Orada yerleşip bir süre kaldı. Günlerini zevk, eğlence, neşe ve içki meclisleriyle geçirmeye başladı. Anadolu’dan getirdiği kumaş ve ticaret mallarından istediği kadar kazanç sağladı. Böylece o günlerde sürekli eğlence içinde, güzel sevgililerle kadeh içerek vakit geçiriyordu.
O şehrin olgun, zarif ve ince ruhlu kişileriyle; neşeli, saf gönüllü şairleriyle dostluk kurdu. İnce zevk sahibi, hoş mizaçlı kimselerle sürekli sohbet etti. Onlarla yakınlığı ve ülfeti günden güne arttı. Hâce Abdü’r-ra’ûf ise güzel konuşmada, belâgat ve fesahatte usta; her konuda dikkatli, ince anlamlar bulan, nükte yapan, itibarlı ve yüksek yaradılışlı bir adamdı. Fakat buna rağmen nefsine düşkün, kadınlara aşırı meyilli biriydi.
Bir gece arkadaşlarıyla eğlenip içki içerken içkinin etkisiyle keyiflendi. Coşkunlukla eline bir kadeh aldı ve söze başladı:
“Ey safâ kardeşleri, ey vefalı dostlar! Bu şehrin gece gece eğlencelerini, gündüz gündüz türlü hâllerini gördük. Nice safâlar sürdük, nice zevkler tattık. Fakat duyduğuma göre bu değerli diyarda sohbet sırasında işveli, vuslat anında cilveli, yan bakışı insanı ele veren, sözleri ince, nazlı ve güzel sevgililer varmış. Acaba bu dertli ve çaresiz kulunuzun o servi boylu güzellerle sohbet etmesi, muradına ermesi, onların kâküllerini boynuna kemend etmesi, kollarını ince bellerine dolaması mümkün olur mu?”
Bunu söyleyince oradakiler hep bir ağızdan şöyle dediler:
“İmkân dâhilinde olan bir şey niçin insana nasip olmasın? Fakat bu şehirde zamanın büyücüsü, dünyanın hilekârı, devranın düzenbazı yaşlı bir kadın vardır. Şeytanların seçkin bendesi, Şam’ın ihtiyatlı aracısı gibidir. Onun üstünde hile ve büyüde kimse yoktur; ancak bu oyunbaz felek olabilir. Sizin muradınız ancak onun gayretiyle gerçekleşir. Biz o kötü şöhretli yaşlı kadını, o meşhur hilekâr acûzeyi yarın sabah, Allah’ın yardımıyla, huzurunuza getiririz. Ondan sonra maksadınız her ne ise gerçekleşir.”
Böylece bütün istekli dostlar bu konuda sözleştiler.
O gece yenildi, içildi. Meclis ehli bülbüller gibi konuştu, güller gibi açıldı. Sarhoş olup kendini kaybedenler birer birer oldukları yere yığılıp kaldılar. Sonunda sohbetin tadı kaçtı, meclis dağıldı.
Sabah olunca doğu tarafından parlak güneş göründü. Yeryüzüne aydınlığını saldı, ışığını saçtı ve bütün ufukları nura boğdu. Hâce’nin geceki arkadaşları da verdikleri söze bağlı kaldılar. Hemen o yaşlı kadına adam gönderdiler, durumu kısaca anlattılar ve onu Hâce Abdü’r-Ra’ûf’un huzuruna getirdiler.
Hâce, yaşlı kadına bakınca onun türlü hünerlerle donanmış biri olduğunu gördü. Elleri kınalı, gözleri sürmeliydi. Sözü düzgün, dili açıktı. Elinde mercan bir tesbih vardı; üzerinde yeşil bir aba bulunuyordu. Bülbül sesli, papağan nefesli bir zaman acûzesiydi. Onu gören herkes neredeyse canı gibi sever, elini öpmeden ayağına kapanmaya koşardı.
Hâce hemen emir verdi. Kadın Ana’ya geliş hediyesi olarak parlak yeşil Frenk kemhâsı ve hâline uygun bazı kumaşlar verildi. Ayrıca kendi düşüncesince zekât parasından bir miktar harçlık ihsan etti. Ardından asıl derdini anlatmaya başladı:
“Ey şefkatli ana! Ne olur, ben bu derde düşmüş âşığa yardım ve merhamet et. Şehrinizin güzelleri arasında benzeri bulunmayan, eşi olmayan, seçkin, servi boylu bir güzel ile bu düşkün kulunu buluştur. Onun tatlı dudağından susamış gönüllere içecek sunulmasına vesile ol. Senin himmetin sayesinde safâ sürelim; biz de ölünceye kadar sana hayır dualar edelim.”
Bunun üzerine o yaşlı kadın şöyle dedi:
“Ey ana kuzusu, her sözün inci ve cevher gibidir; yerinde buyurursun. Benim de ömrümün sonuna, yaşımın nihayetine gelmişim. Bu karanlık zaman içinde iki ayağım mezardadır. Bu fâni dünyada sizin gibi temiz yaradılışlı bir gence hizmet etmek ve duasını almak nerede ele geçer? Bu, benim de en büyük maksadım ve en yüce dileğimdir.”
“Ama canım oğul,” dedi, “bu şehirde gümüş göğüslü servi boylu güzellerin sayısı elbette çoktur; meclisleri aydınlatan mum gibi dilberler de hesapsızdır. Fakat bunların çoğu hercâîdir; her biri nice yüz görmüş, nice kimselerle oturup kalkmıştır. Onlardan gerçek bir içki, huzur ve sevinç beklemek boşunadır; insan ancak yol gözler, umar durur.
Asıl hâl öyle kolay anlaşılmaz. Size öyle taze bir gül gerek ki yüzü ve gözü sizin arzunuzla açılsın; gönül bağına muhabbet suyu sizden serpilsin.
İşte bu söylediğim şekilde, bu şehirde yasemin göğüslü bir servi vardır: kâkülü amber kokar, alnı ay gibidir, kaşları keman, gamzesi hançerdir. Yanağı taze gül, beni misk kokulu, dudakları şeker, dişleri inci, sözleri cevher gibidir. Öyle güzel bir put, öyle gönül çelen bir sanemdir ki gümüş gerdanı kâfurdan yapılmış bir mum gibi parlar; göğsünün beyazlığı âleme ışık verir. Henüz yeni yetişmiş, yeni açmış bir gül demetidir.
O iki turunç gibi göğsü ömründe hiç incinmemiştir. Onun ince belini kucakladığınız, şeker dudağını emdiğiniz zaman anlarsınız. Allah bilir ki o gül bedenli servi, güzellik yıldızı, öyle temiz ve iffetli bir sevgilidir ki tertemiz eteğine sabah rüzgârından, mübarek eline kınadan başka kimse dokunmamıştır.
Onunla hiç kimse dudak dudağa gelmemiştir; ancak şarap testisi gelmiştir. Ayağına kimse el sürmemiştir; ancak pabucu değmiştir. Belini hiçbir erkek kucaklamamıştır; varsa ancak kemeri sarmıştır. Boynuna hiç kimse kol dolamamıştır; ancak altın zincir dolanmıştır. Boyunu gölgesinden, yanağını da süsünden başka kimsenin görmesi mümkün olmamıştır.”
“O çok nazlı sevgiliyle sırdaş olmak neredeyse imkânsızdır. O hümâ kuşu gibi yüksekten uçan güzeli avlamak, doğanla avlanmak kadar zor bir iştir. Ama yine de umudum var. O yükseklerde uçan güzel ne kadar ele avuca sığmazsa sığmasın, büyülü sözlerimin ağıyla ve şahin gibi keskin dilimle onu tuzağa düşürürüm. O işveli aşk sahrasının ceylanı ne kadar ürkek ve vahşi olursa olsun, hile tuzağıyla onu yakalarım. Eğer demirden bir kale gibi sağlam ve geçilmez olursa, onu da dilimin kılıcıyla fethederim.
Üstelik o benim elimde, avucumda büyümüştür. Gerçi göğsümün sütünü emmedi ama elimle emeğimin sütünü emmiştir. Umarım sözümden çıkmaz, dileğimi reddedip hatırımı yıkmaz. Siz yeter ki himmetinizi ve yardımınızı benden esirgemeyin.”
Böyle deyip avlanmaya ve sevgiliyi elde etmeye niyet ederek yârin bulunduğu yere doğru yola çıktı.
Bu tarafta ise o zamanın büyücü kadınının söylediği büyülü sözler Hâce biçâresine iyice tesir etmişti. Aşk onun hâlini değiştirmişti. “Acaba o şefkatli ana, gönül alan sevgiliden ne zaman haber getirecek?” diye beklemeye başladı. Ümitsiz, kırık ve perişan bir hâle düştü.
Sözün kısası, o zamanın azîzesi olan yaşlı kadın üç gün üç gece ortalıkta görünmedi. Bu yandan Hâce-i cihân da perişan ve divane olmuştu. Yeme içmeden, huzur ve neşeden kesilmiş, yalnızca yol gözler olmuştu.
Dördüncü gün seher vakti, ay yüzlü bir hizmetkâr içeri girdi ve sevinçli haberi müjdeledi:
“Anabacı geldi, huzurunuza çıkmak için izin ister.”
Bunu duyunca Hâce-i âşüfte-hâl sevinçle yerinden kalktı. Anakadını karşıladı, ona bin türlü saygı ve ikram gösterdi. Ardından hemen sordu:
“O güzellik padişahı ile bu güçsüz âşığın vuslat görüşmesi mümkün olur mu? Yoksa bu iş imkânsız mıdır?”
Yaşlı ana şöyle cevap verdi:
“Canım oğul, bizim o nazlı dilberle ve o cilveli güzelle yaşadığımız macera öyle uzundur ki anlatmaya güç yetmez, sözle ifade etmeye imkân yoktur. Üç gün üç gecedir onun aman vermeyen gözleriyle savaşıp durdum; o can alan gamzesinin serkeşliği yüzünden hâlim perişan oldu, düzenim bozuldu. Hele lutfet, biraz dinleneyim. Bir süre canım yerine gelsin. Ondan sonra ne buyurursan başım gözüm üstüne yerine getiririm, benim sultanım.”
Hâce hazretleri şöyle dedi:
“Benim canım Anakadın, biraz dinlenip oturun.”
Sonra hemen hizmetkârlara emretti:
“Anabacı Kadın’a nöbet şekerinden duru, güzel bir şerbet hazırlayıp getirin.”
Hizmetkârlar o anda berrak ve tatlı şerbeti hazırlayıp sundular. Bacıkadın bu saf şerbeti içti. Bir süre sonra yorgunluğu geçince macerayı anlatmaya başladı:
“Benim ruhum, canım efendim! Bu fakir kulunuz, sizin yanınızdan ayrılıp o eşsiz ay yüzlü güzelin huzuruna vardığında, o beni görür görmez hemen yerinden kalktı. Çevik ve hızlı bir şekilde doğruldu; gönül alan serviler gibi salınarak, güzel güller gibi gülümseyerek bana geldi. Bu zavallı kulunuzla kucaklaşa kucaklaşa, öpe öpe görüştü. Sonra elimden tuttu. Bana son derece saygı gösterdi, büyük ikramlarda bulundu. Kendi tahtının üzerine çıkardı, yanı başında yer verdi ve şöyle dedi:
‘Ey benim canım, ruhum, anacığım! Nasıl oldu da bu kızınızı hatırladınız? Hangi rüzgârlar esti de gelip bu fakiri sevindirdiniz?’
Sonra câriyelerine emretti:
‘Gelin, canım anamın çizmesini çıkarın. Ayağına leğen ve ibrikle ılık su dökün.’
Böylece bana türlü incelikler ve lütuflar gösterdiler. Ben de ona dedim ki:
‘Bu duacınızın buraya gelişindeki sır, hikmet, sebep ve maksat nedir; bunu bilmek isterseniz hizmetinizde arz edeyim.’
Bunun üzerine o şöyle dedi:
‘Vallahi buyurun, canıma minnettir. Sizin huzurunuzda bu küçük kulunuzdan nasıl bir kusur veya saygısızlık çıktı, biz de bilelim. Bu eski dostunuzdan nasıl bir hata meydana geldi, söyleyin de işitelim ve ona göre davranalım. Sizin bunca zamandır gelmeyişinizin sebebi nedir, onu da öğrenelim. Lütfedin, söyleyin.’
Bunun üzerine ben, duacınız, şöyle dedim:
‘Ey nergis gözümün nuru, ey gamlı gönlümün sevinci! Hâşâ, sizden bir hata veya kusur geldiği bir an bile hatırıma gelmiş değildir. Fakat ne zaman gelip mübarek yüzünüzü, güzelliğinizin temaşa yerini seyretsem şunu görürüm: Eşsiz ve benzersiz güller güzel, sümbüller hoş kokulu; nergisler alımlı, şeftaliler helva gibi tatlı; nazik elmalar hazır, altın turunçlar ortada; daha nice nimetler görünür durumdadır. Her yönden mamur, gönül açan bir bahçe; her bakımdan kusursuz, gönül süsleyen bir bağdır burası. Dünyada bunun eşi ve benzeri yoktur.’”
“Fakat bu parlak gül bahçesinden faydalanacak konuşkan bir bülbül, bu güzel hüsnün tadını çıkaracak divane bir âşık olmadığından, ben zavallı duacınız bu yüzden gam ve kedere düşmüştüm. Sürekli dostlarla bu konuyu konuşuyor, çevreyi bu gözle araştırıp soruşturuyordum. Sizin sohbetinize layık sadık bir âşık, size uygun bir sevgili bulmak mümkün olmamıştı.
Allah’a hamdolsun ki şimdi muradıma erdim, maksadıma ulaştım. Benim salınan servim, şu anda Rum diyarından büyük ve sermayesi bol bir Hâce-i cihân şehrimize misafir geldi. Birkaç gündür burada konaklamaktadır. Henüz taze bir gençtir; güzellik içinde seçkin, zamanın özü gibidir. Erdemler ve bilgilerle süslenmiş, benzerleri arasında güzelliği ve seçkinliğiyle tanınmıştır. Malı mülkü sınırsız, cömertlik ve bağışta eşi benzeri yoktur. Bir gül demeti, yeni açmış bir sümbül, menekşe kokulu, melek gibi, temiz yaradılışlı, güzel yüzlü ve olgun bir kimsedir. Seçilmiş bir zat, nazik bir varlıktır. Ne zaman konuşsa ağzından şeker, dilinden cevher dökülür.
Şimdi benim ruhum, canım efendim! Bu hakir Ana duacınız, bir vesileyle o zarif gencin huzuruna vardım. Güzelliğine, olgunluğuna, boyuna bosuna baktım. Gördüm ki o atılgan şahin, senin gibi nazlı bir hümâ ile birlikte uçmaya layıktır. O yiğit genç, senin gibi seçkin bir güzel ile sırdaş olmaya uygundur. O niyaz dolu âşık, senin gibi nazlı bir dilberle sohbet etmeye tam münasiptir.
Bu yüzden elimde olmadan hemen sevgilinin diyarına yöneldim ve bütün sırrımı huzurunuzda açıkça söyledim. Bundan sonrası artık sizin fermanınıza kalmıştır.”
“Şimdi güzel oğlum,” dedim, “bilirsin ki dünya kalıcı değildir, zaman da hep aynı hâlde durmaz. Hamdolsun ki gençlik zamanı, bahar mevsimi, huzur günleri ve neşe vakti henüz geçmedi. Güzellerin çağı, güzelliğin ışığı henüz sönmedi. Gamdan ve kederden uzak bir boş vakit bulmuşken bir an bile fırsatı kaçırma; gece gündüz durma, yolunu yordamını hazırla.”
Sonra sözümü şöyle sürdürdüm:
“O genç, niçin utanç ve çekingenlik yüzünden kadeh içip bu geçici dünyadan payını almasın? Hemen buyurun; gönül açan meclis yerleri süslensin, safâ dolu sedirler döşensin. Câriyeler donansın, nazdan ince bedenli, yasemin gibi, gümüş tenli güzeller çeng ve kanunlarını akort etsin. Ben de gidip güzelliğinize canı gönülden tutkun olan o âşıkların önderi, zevk sahibi genci ayağınızın toprağına getireyim. Bu fâni dünyada birkaç gün yiyip içip eğlenesiniz. Ben de ömrümün sonunda, ölmeden önce sizin güzelliğinizi, sevincinizi ve mutluluğunuzu göreyim; böylece mutlu olup dünyada muradıma ereyim.”
Ben bu sözleri söylediğimde, o bunları iyice dinledi. Sonra birden hâli ve tavrı değişti. O başına buyruk servi gibi güzel öyle bir kalktı, yıldırım gibi öyle bir çaktı ki öfkesinden yanaklarının rengi ateş gibi alevlendi.
Ardından sanki saçlarından zırh giymiş, kaş yayını gerip düğümlemiş, kan dökücü cellat bakışlarını ve hançer gibi keskin gamzelerini hazır etmişti. İnci saçan ağzını açtı; şeker döken dili ve cevher saçan sözüyle konuşmaya başladı:
“Barekallah! Parlak fikrinize ne güzel övgüler, güzel tedbirinize ne âferinler! Sizden beklenen şey ancak böyle akıl dışı ve sorulmamış bir iş miydi? Eğer biz nefsimizin arzusuna uyup yakışıksız bir harekete girişmek istesek, sizin buna razı olmayıp bize öğüt vermeniz gerekirdi. Böyleyken bu nasıl bir rezilliktir ki bize kandırma ve vesvese veriyorsunuz? Yoksa kızınızı daha önce böyle fahişe işlerde, böyle uğursuz davranışlarda mı gördünüz?” diyerek beni uzun uzun azarladı, bana epeyce çıkıştı.
Sözün kısası, kıssayı uzatmayalım, sözü kısa tutalım: İki taraf arasında türlü sorular, cevaplar, yanlışlar ve doğrular geçti. Câriyeler ise benim tarafımı tuttular; bana hayli yardım ettiler, gerektiği gibi destek oldular. Kimi zaman kavga ettik, kimi zaman barıştık. Câriyelerden birini kendimize yardımcı alıp davayı sürdürdük.
Sonunda hepimiz gayret ve çabayla, her yandan ısrar ederek derdimizi anlattık ve hanımı maksadımıza razı ettik. Sizi öven sözler gönlünde yer etti; size duyulacak muhabbetin şevki canına tesir etti. Şimdi artık sohbet için buluşma hazırdır. Hânû-yı cihân hazretleri sizi beklemektedir. Allah’a hamdolsun, izin ve fırsat uygundur; zaman da yardım etmektedir. Sevgilinin yüzünü görme ve vuslat vakti yaklaşmıştır. Hiç zahmet saymadan kalkıp sevgilinin bulunduğu tarafa teşrif buyurun.” Böyle diyerek sözünü tamamladı.
Bu sevinçli haber gelince ve böyle bir mutluluk alameti ortaya çıkınca Hâce hazretleri çok sevindi. Şöyle dedi: “Ey benim yüzü güzel, sözü doğru Anacığım! Ne güzel sesin var, gönlü okşayan ne hoş bir sadân var!”
Hemen hazinedar kölesine emir verdi. Sandıklar açıldı; her malın en seçkinlerinden parçalar çıkarıldı. Müjde karşılığı olarak Anakadın’a bir iki parça kumaş ihsan etti. Bunun yanında bolca harçlık verdi. Ayrıca malların en seçkinlerinden, renkli, güzel, altın işlemeli ve zarif on parça kumaş ayırdı ki bunları gören herkes beğenir, takdir ederdi. Hânû-yı cânân için de armağanlar hazırladı. Bir kesenin içine on bin akçe saydırdı. Bunları bir hizmetkârının ve işlerini gören adamının eline verdi. O gümüş bedenli güzelin huzuruna eli boş gitmemek için bu hediyeleri Anabacı Kadın ile önceden gönderdi.
Kendisi de hemen yerinden kalktı. Sakalını ince ince düzelttirdi, hamama girip yıkanıp arındı. Başına ipek tülbent sardı, renk renk elbiseler giydi. Sabah rüzgârı gibi hafif ve çevik bir ata binerek sevgilinin bulunduğu tarafa doğru yola çıktı.
Sevinç sarayına vardığında atından indi ve huzur yerine girdi. Hizmetkârlar hemen koşup onu büyük bir saygıyla karşıladılar. Hâce’yi bin türlü hürmet ve ikramla özel hareme götürdüler. O sırada herkesin baş tacı olan Anabacı, iki eteği belinde, elinde mücevherli bir asa ile önden gidiyor, hizmette başı çekiyordu. Diğer hizmetkârlar da Hâce-i cihânı saygıyla karşıladılar.
Birkaç adım ilerleyince peri yürüyüşlü, ceylan gözlü, eşsiz câriyelerden oluşan bir topluluk karşılarına çıktı. Her biri diğerinden güzeldi. Her biri başka bir güzellikle süslenmişti; yasemin yüzlü, gümüş tenli, put gibi güzel ve aydınlık yüzlü bu câriyeler Hâce’yi parlak bir gül bahçesine doğru götürdüler.
Hâce hazretleri baktı ve gördü ki burası gönül çelen bir gonca, gönül açan bir bahçe gibidir. Orada gönül alan servi boylular ayakta beklemekte, şehlâ nergis gözlü güzeller etrafa bakmaktadır. Öyle bir bostandır ki sanki alımlı dilberler onun güzel ruhu, goncalar da can bağışlayan dudaklarıdır. Şebboylar onun perçemi, Hint sümbülleri kıvrım kıvrım saçları gibidir. Zambak goncaları ise göz değmesin diye kolunda gümüş bir muska, sarı güller de boynunda altın bir levha gibidir. Konuşan bülbüller o güzel dilbere âşık ve divane; şeker saçan papağanlar bu aşka arkadaş ve yoldaş; hoş sesli kumrular da mahrem dost gibidir.
Hâce-i cihân hazretleri bu parlak gül bahçesini seyretmekten hayran, bu süslü yeşilliği dolaşmaktan sersem olmuş hâlde birkaç adım daha ilerledi. Gönül süsleyen bahçenin ferraşları, sanki sabah rüzgârı gibi karşısına çıktılar. Çiçek yapraklarından sayısız dirhem ve dinar saçar gibi Hâce’nin ayak toprağına çiçekler döktüler.
Hâce hazretleri bu ikramlar ve saygılar içinde salına salına ilerleyip gönül açan bahçenin ortasına vardığında gördü ki burası cennet gibi bir yerdir. Her köşesinde yüksek bir köşk, her yanında safâ dolu bir sofa yapılmıştır. Bunların her biri sanki en yüce cennet gibidir. Her sofanın önünde cana can katan süslü bir şadırvan vardır; akan suları arı duru gül suyu gibidir. Sofaların ortasında parlak bir havuz bulunur. Her sofa ipek yaygılarla süslenmiş, halıları güzel ve renklidir. Sofaların en seçkini ve fidanları en güzel, en gösterişli olan yerde ise o nazlı sevgili, o ay alınlı güzel başköşede oturmaktadır.
Hâce-i cihân hazretleri köşkün kapısına yaklaşınca, o gül bedenli servi bin türlü naz ve işveyle yerinden kalktı. Yaralı gönül kekliği gibi salına salına yürüdü; güzel tavuslar gibi süzülerek geldi. Bin bir çeşit naz, ikram ve saygıyla Hâce-i cihânı karşıladı, ona “merhaba” dedi.
O anda Hâce’nin aklı başından gitti. Bir süre sonra kendine gelince ona baktı ve şöyle dedi:
“Ey Allah’ım! Acaba ben öldüm mü, sarhoş mu oldum, yoksa hayran mı kaldım? Bu gördüğüm rüya mı, yoksa apaçık bir hayal mi? Ya Rab, bu bir melek mi, yoksa cennet hurisi mi? Peri mi acaba, yoksa insan mı? Bu boy pos mudur, yoksa salınan bir servi mi? Bu sümbül müdür, yoksa dağılmış saç mı? Bu yüz güzelliği midir, yoksa parlayan güneş mi? Bu parlaklık mıdır, yoksa ışık saçan ay mı? Bu kaş mıdır, yoksa misk kokulu bir yay mı? Bu kirpik midir, yoksa oka benzeyen temren mi? Bu göz müdür, yoksa sarhoşların en sarhoşu mu? Bu bakış mıdır, yoksa cana kıyan bir cellat mı? Bu göz bebeği midir, yoksa insanın ta kendisi mi? Bu yanak mıdır, yoksa gülen bir gül mü? Bu ben midir, yoksa devranın fitnesi mi? Bu gonca mıdır, yoksa ağzın tebessümü mü? Bu gül yaprağı mıdır, yoksa dil mi? Bu dudak yakut mudur, yoksa akıp giden âb-ı hayat mı? Bu dişler inci midir? Ölü gönle yeniden can veren bu nefes, Îsâ nefesi midir, yoksa sevgilinin soluğu mu? Bu elma mıdır, yoksa çene mi? Bu gerdan mıdır, yoksa gümüşten bir şamdan mı? Bu göğüs müdür, yoksa Rıdvân’ın cennet bahçesi mi? Bu kıl mıdır, yoksa ince bel mi? Ya Rab, bu cihan güzeli nedir? Onu anlatmanın haddi ve sonu olabilir mi?”
Böylece Hâce-i zamân, sevgilinin güzelliğiyle sevinç ve mutluluğa boğuldu. Gönül alan sevgiliye kavuşmak nasip olduğu için Allah’a şükretti. Cennet gibi olan sofanın başköşesinde o nazlı huriyle yan yana oturdu.
O hümâ kuşu gibi yüce, keklik yürüyüşlü ve papağan gibi şeker sözlü güzel, inci saçan sözlerinden cevherler dökerek şöyle dedi:
“Hoş geldiniz, ey namlı Hâce! Allah’a hamdolsun ki yüz yüze görüşmek nasip oldu.”
Böyle diyerek pek çok nezaket ve özür sözü söyledi.
Bu tarafta gönlü yaralı Hâce de bin türlü saygı ve mahcubiyet ifadesiyle karşılık verdi:
“Ey belâgat incisi, ey fesahat sahibi güzel! Biz ne değersiz bir toz zerresiyiz ki sizin gibi yüce değerli bir sevgiliye denk olalım? Ömrünüz uzun, devletiniz daim olsun. Bu toprak gibi değersiz kulunuz, bu düşkün ve inleyen âşığınız, sizin himmet ve yardımınızla böylesine itibar buldu; vuslat nimetinizle muradına erdi.”
Böyle daha nice sözler söyledi; sınırsız sevgi ve muhabbet gösterdi.
Yüce gönüllü dilber ile gönlü perişan âşık arasında pek çok söz alınıp verildi. Fakat bütün bu konuşmalar hâlâ örtü ve mahcubiyet içinde geçiyordu. Henüz aradaki utanma ve çekinme perdesi kalkmamıştı.
Dertlilerin baş tacı, hasta gönüllerin ilacı, kadınların seçkini Anabacı duruma baktı ve gördü ki aradaki mahcubiyet ve hayâ, zevk ve safânın önünde engel olmaktadır. Ona göre bu zevk ve neşeyi artırmanın yolu, türlü nimetlerin ortaya konması ve ardından içki meclisine başlanmasıydı. Böylece utanma perdesi kalkacak, âşık ile sevgili arasında beklenen murat bütünüyle gerçekleşecekti.
Bunun üzerine insanın varlığına bile güç yetiremeyeceği kadar bol ve eksiksiz nimetler hazırlandı. Sofralar son derece zengin biçimde kuruldu. Güzel dilberler elleriyle yiyecekleri getirip döşediler. Yasemin yüzlü sakiler hizmet kemerlerini kuşanıp mecliste peş peşe kadehler sundular. Kadehler elden ele dolaştıkça meclis ehlinin gamı ve kederi ortadan kalktı.
Nihayet kırmızı yakuta benzeyen şarap dolaşmaya başlayınca, sevgilinin gönlü de âşığına meyletti.
Bunun üzerine hâli perişan Hâce sabırsız ve güçsüz kaldı. Yanık bir ah çekerek yakasını yırttı. Yanında bulunan şiirlerden birini, elinde olmadan, hatıra bir şiir gibi okuyup söyledi:
Şiir
Amber kokulu bu saç yine cana sevdalar saldı;
divane gönül yine bin belaya tutuldu.
“Aşktan uzak durayım, sabredeyim” demiştim;
ama yine güzel bir put sabrımı yağmaladı.
Ey âşık, safâ sür; bahar günüdür, gül zamanıdır.
Bugün kırlar yeniden Firdevs cennetine dönmüştür.
Ömrünü boşa verme; kadehi tut, bu anı kaçırma.
Sevinç artıran kadeh yine canına safâ versin.
Ey Vâhdî, başındaki sersemliği gidermek istersen şarap iç;
kadehi ayağınla değil, elinle al ki gözünün önüne yine sevgili gelsin.
Hâce-i müstemend bu şiiri okuyunca, o uzun boylu servi gibi güzel bunu çok beğendi:
“Ne parlak bir gazel, ne eşsiz bir şiir!” dedi.
Hâce-i cihânı uzun uzun övdü, ona âferinler etti. Bu coşkuyla şöyle emretti:
“O nazlı güzeller gelsinler; ince bedenli fidanlar, gümüş bedenli yaseminler gibi olanlar gelsin. Bülbüller gibi tatlı dilli, papağanlar gibi şeker sözlü olup sohbetimizi şereflendirsinler, süslesinler, açıp aydınlatsınlar.”
Bunun üzerine hemen iki eşsiz güzel hazır oldu. Bunların her biri çeng çalmada usta, biri de kanunda çok mahirdi. Birkaç ay yüzlü ve seçkin dilber de ellerine def aldı. Çeng, çegâne ve deflerle birlikte yüksek sesle, neşe içinde işret meclisini başlattılar.
Onların gönül okşayan sesleri göğün en yüksek katına kadar ulaştı. Zühre ile Kamer bile bu sesi işitip hayran ve suskun kaldı. Zaman geçtikçe şarabın zevki ve coşkusu, içki meclisinin neşesi arttı; utanma ve çekinme ortadan kalktı. Divane âşık, şarabın hararetiyle sabırsız ve coşkun hâle geldikçe, güzel dilber de saf şarabın etkisiyle yumuşadı ve âşığına meyletti. Sonra şöyle buyurdu:
“Tatlı sözlü bir güzel raksa girsin de yürüyüşünün işvesini göstersin.”
Bunun üzerine şeker sözlü bir papağan gibi olan bir güzel hemen saçlarını dağıttı. Yüz bin naz ve eda ile işveler göstermeye başladı. O çaresiz âşığın yüreğini parça parça etti. Gönlü yaralı Hâce’nin ve peri yüzlü sevgilinin huzurunda kimi zaman gönül alan keklikler gibi salındı, kimi zaman güzel tavuslar gibi döndü dolaştı. Kimi zaman da nazlı sevgilinin mum gibi yüzünün şevkine pervaneler gibi uçtu. Öyle şiveler ve işveler gösterdi ki meclisi büsbütün büyüledi.
Gönlü bağlanmış Hâce, hayran ve suskun bir hâlde dururken birden coştu. Elindeki kadehi içti. O hâle uygun bir gazel bulup sevinç dolu mecliste söyledi ve okudu:
Şiir
O ay yüzlü güzel, sazın yanık sesiyle coştu;
başını açtı, saçını çözdü ve naz ile raksa girdi.
Sanki göğe çıkmış, dünyayı aydınlatan güneştir;
yoksa Zühre midir, gökten inip saygıyla raks eder?
Kekliğe yürüyüş öğretir, tavusa salınmayı gösterir;
âşığa da pervane gibi uçmayı öğretir.
Onun salınışındaki işve karşısında çeng ve def dile geldi; yüksek sesle şu mısraı okudular:
“Ey zalim, ey afet! Nazını biraz azalt;
o söz taşıyan gamzenle bizi sonunda helâk ettin.”
Ey gönül, ayakta kaldın; sakın onun peşinde avare olma.
Çünkü kimse o kement atan saçla baş edemez.
Hey medet! Sabrımın bütün evini barkını yağmaladı.
Ey Vâhdî, ben o nazlı dilberle ne yapayım?
Gazel tamamlanınca, o gönül süsleyen servi gibi güzel Hâce-i zamânı çokça beğendi, ona bol bol övgüler söyledi. Buna karşılık olarak da ona birçok öpücük ihsan etti.
Bazen saz ve kanun sohbetiyle, bazen ölçülü şiirlerin okunmasıyla, bazen yalvaran âşığın bağlılığıyla, bazen nazlı dilberin cilvesiyle vakit geçirdiler. Kimi zaman sevgilinin yüzünü seyrettiler, kimi zaman kucaklaşıp öpüşmeyi arzuladılar. Birbirine uygun iki sevgili birbirine meyletti; kollar boyunlara dolandı. Âşık ile maşuk muratlarına erdiler. Sözün kısası, gece yarısına kadar yiyip içtiler, eğlendiler, sohbet ettiler ve vuslat anları yaşadılar.
Anabacı Kadın ise bütün bu olup biteni gözetiyor, her hizmette hazır bulunuyordu. Şarabın etkisinin son haddine vardığını ve meclisin iyice kızıştığını görünce hemen işaret etti. Bunun üzerine içki meclisinin eşyaları ortadan kaldırıldı; yatak ve yatak takımları hazırlandı. Ay yüzlü câriyeler hizmetlerini yerine getirip zevk ve kadeh sarayını yalnız bıraktılar.
Hâce hazretleri etrafına baktığında ortamda artık yabancı kimse kalmadığını gördü. Sevgili elinin altında, vuslat imkânı karşısındaydı. Yanında ipek yatak, başucunda güzel dilber, etrafta ışık saçan iki kâfurî mum vardı. Hemen sağına ve soluna iki kâfurî mum daha koydurdu ve vuslat âlemine başladı. Bu hâl ariflere malumdur; onu uzun uzun anlatmaya gerek yoktur.
Hâce hazretleri ertesi gün kuşluk vaktine kadar vuslat ve sohbet âleminde kaldı. Kuşluktan sonra kalktı; güzel dilbere, câriyelere, güzel gözlü Anabacı’ya ve oradaki herkese eksiksiz ihsanlarda ve bağışlarda bulundu. Sonra yeniden sohbet meclisi hazırlandı. Yiyip içtiler; yine zevk ve safâya başladılar. Cefa dolu dilber de çeng ve çegâne eşliğinde inleyip feryat etti.
Böylece sabahtan akşama kadar sohbetin coşkusunu, akşamdan sabaha kadar da vuslatın zevkini yaşadılar. Hâce’nin aşkı ise gittikçe arttı, galip geldi; o servi boylu güzele günden güne daha çok bağlandı. Sözün kısası, artık ayrıntıya gerek yoktur.
Hâce hazretleri tam bir yıl boyunca, sabah akşam muradına ermiş biçimde yaşadı. Sevgiliye kavuşmanın huzuruyla günlerini geçirdi. Fakat elinde bulunan bütün mal mülk, o güzel yüzlü dilber uğruna toprağa karıştı. Köleleri satıldı, hizmetkârları dağıldı. Sonunda kendisi yapayalnız ve tek başına kaldı.
Hâce hazretleri baktı ki bütün malı, sermayesi ve ticaret eşyası tamamen tükenmiş; iflas ve yoksulluk başına çökmüştür. Şaşkınlık düşünceleri aklını darmadağın etti; gayret ve utanma duygusu canına işledi. Durumunu anlayınca hemen Rum diyarına, yani memleketine dönmeye karar verdi.
Günlerden bir gün Bânû-yı cihân ile zevkli bir sohbet içindeyken ondan izin istedi ve şöyle dedi:
“Ey eşiği kıblem, kapısı sığınağım olan sevgilim; güzeller içinde şahım, güneş yüzlü ayım, elâ gözlü, şahin bakışlı padişahım! Bunca zamandır sizin sohbetinizin neşesiyle sevinç içinde, vuslatınızın zevkiyle huzur içindeydik. Bu kadar zamanın nasıl geçtiğini anlamadık; mübarek yüzünüzü görmeye, güzelliğinizi seyretmeye doyamadık.
Elimdeki mal mülk sizin hizmetinizde tükenmiş olsa da her hâlimiz sizin devletiniz sayesinde şeref buldu. Fakat şimdi felaket rüzgârı yüzünden darlığa düştüm. Bu yüzden bu diyardan ayrılmak ve sizden uzak kalmak zorunlu oldu. Şimdi benim ruhum, sizin izin ve rızanızla, himmet ve yardımınızla bu fakir ve düşkün kulunuz Rum diyarına gitsin. Orada benim pek çok malım, mülküm, eşyam ve imkânım vardır.
Varayım; az zamanda çok mal toplayıp elde edeyim, ticaret için gerekli olan şeyleri tamamlayayım. Allah’ın izniyle pek yakında yeniden bu tarafa döneyim; yine ayağınızın toprağına yüz sürmek bana nasip olsun. Bütün malımı sohbetinize saçayım, ömrümün kalan kısmını da hizmetinize adayım.”
Bunu söyleyince şeker sözlü Bânû da inci ve cevher saçan sözlerle şöyle dedi:
“Ey vefalı yârim! Ömrünüz oldukça bu diyarda kalsanız ne olur? Eğer derdiniz para ve mal eksikliği ise, sizde tükendiyse Allah’a hamdolsun bizde vardır. Sizde olan sona erdiyse, bundan sonra bizde olana başlayalım. Bunun için niçin gam düşüncesine düşüyor, niçin elem ve kırgınlık çekiyorsunuz?”
Bunun üzerine Hâce hazretleri şöyle dedi:
“Ey servi boyluların önderi, ey yasemin yanaklıların baş tacı! Her zaman cennet bahçesinin taze gülü ol; sonbahar rüzgârının zararından uzak kal. Ömrün daima uzun, güzelliğin her zaman kalıcı olsun. Sizin lütfunuza, insanlığınıza, güzel huylarınıza ve cömertliğinize yakışan da zaten böyle buyurmanızdı. Fakat ben bu niyetimi yerine getirmedikçe asla rahat edemem. Yeter ki yüce himmetiniz ve inayetiniz benimle olsun.”
Böyle dedikten sonra hemen Rum diyarına gitmeye karar verdi. Hazırlıklarını yaptı ve atına bindi. Bânû-yı cihân, Hâce’nin artık kalmasının mümkün olmadığını, bu diyardan ayrılmasının kesinleştiğini görünce emir verdi. Altın gemli seçkin bir at hazırlandı. Hâce-i dil-figârı bir miktar şehir dışına kadar uğurlamak niyetiyle o da ata bindi. Câriyeleri yanında, bazı hadımları da rikâbında olduğu hâlde onunla beraber yola çıktı. Bir menzil kadar gittiklerinde, gönlü yaralı Hâce şöyle dedi:
“Ey belâgat bahçesinin şeker sözlü papağanı, ey fesahat meydanının hoş yürüyüşlü kekliği! Bu zayıf kulunuza fazlasıyla izzet gösterdiniz; fakat mübarek hizmetinize de nihayet derecede zahmet verdik. Sonunda vuslat hasreti içinde, hâli kırılmış biri olarak ayrılmamız kesinleşti. Bundan sonra ne azarlama ve sitem varsa görelim; ne dert ve bela varsa çekelim. Siz sağlık ve huzur içinde olun, yeter. Biz mihnet ve sıkıntı içinde olalım, gam değil.”
Bunu söyleyince zamanın Bânû’su mendilini yüzüne tutup hıçkıra hıçkıra ağladı. Hâce-i devrân sevgilisinin bu hâlini görünce hasret ateşi canını ve ciğerini dağladı. Sonra birbirlerine sarılıp ağlaştılar. Ayrılacakları sırada Bânû şöyle dedi:
“Ey vefalı yârim! Senin ayrılığına sabretmeye, sana duyduğum özleme dayanmaya gücüm yok. Bari bana bir yadigâr ver ki ona baktıkça seni görmüş gibi olayım; onunla biraz sabır ve tahammül bulayım. Yoksa sen gelinceye kadar ayrılığının ateşi beni kül eder.”
Bunun üzerine dertli ve gönlü yaralı Hâce hemen ağzından bir diş çıkarıp ona yadigâr olarak verdi. Şeker sözlü Bânû, gönlü yaralı Hâce’den dişi aldı; yüzüne ve gözüne sürdü, sonra cebine koydu. Vedalaşıp geri döndü.
Bânû-yı cihân sarayına döndü; Hâce hazretleri ise Rum diyarına doğru yola çıktı. Gönlü perişan Hâce, sevgilinin diyarından ayrılınca içi yanmış, ciğeri kavrulmuş, gözü yaşlı, inleyen, sersem ve hayran bir hâle düştü. Hem malından mülkünden ayrılmanın acısını çekiyor, hem sevgilinin yüzünü görememenin hasretiyle ciğeri yanıyordu. O güzel yüzlü dilbere duyduğu özlemle hâli büsbütün değişmişti. Ne zaman vuslat günlerini ve sevgilinin güzel hâlini hatırlasa, gönlünü ancak bu hayalle avutuyordu. Her an sevgilinin hasreti canına işliyor, gözyaşları döküyordu.
Şiir
Sevgili olmadan çöllerin genişliği bana zindan oldu;
o gül yüzlü güzel yokken her çimen bana bela dikeni gibidir.
Ey zahit, bana cenneti ve Tûbâ ağacını anlatma;
o gül yanaklı servi olmadan bunlar gözümde bir çöp kadar bile değerli değildir.
Cennet bahçesinin gülleri bile canıma gam yarasıdır;
sevgilinin dudağı yoksa Kevser suyu da gözüme su gibi görünmez.
Benim gamlı gönlüm için artık her yeşillik,
o hoş yürüyüşlü keklik olmadan yalnızca mihnet vadisidir.
Diyelim ki bahar, dünya ülkesini cennete çevirdi;
ey Vâhdî, sevgili olmadan bana orası cehennemdir, Allah korusun.
O şerefli anlar, o latif âlemler ve o nazlı sevgiliyle yaşadığı zevkler aklına geldikçe hemen geri dönmeye can atıyordu. Bu düşüncelerle gecesini gündüzüne katıp yol aldı. Günlerden bir gün memleketine vardı.
Hâce’nin ailesi ve mahallesindeki herkes, onun bu yoksul hâlini ve eski zenginliğinin yok olduğunu görünce sordular:
“Bu hâl nedir?”
Hâce hazretleri hemen düşündü, bir bahane buldu ve şöyle dedi:
“Yolda gelirken haramiler bütün malımı mülkümü aldılar. Ben de yalnız canımı zor kurtardım.”
Böylece gerçeği gizledi. Onlar bu cevabı işitince şöyle dediler:
“Allah’a hamdolsun ki zalimlerin elinden aziz canınızı sağlık ve selametle kurtarmışsınız. Bizde mal mülk çoktur. Sizin de burada emlâkiniz ve rızkınız vardır. Ömrünüz boyunca siz ve evlatlarınız ne kadar harcayıp sarf etseniz size yeter.”
Onu uzun uzun teselli ettiler:
“Yeter ki mübarek varlığınız sağ ve salim olsun. Uğursuzluk ve elem sizden uzak olsun.”
Hâce birkaç gün kendi şehrinde kaldı. Fakat hasret ateşi ciğerine işlemeye devam etti. Yeniden aklına Acem diyarı düştü; gönlüne yine o gönül alan sevgilinin sevdası yerleşti. Bir süre mal ve ticaret eşyası toplamaya başladı. Yine ticaret bahanesiyle yolculuğa niyet etti. Rum diyarının birçok değerli malını hazırladı, sefer için gerekli düzeni kurdu ve sevgilinin bulunduğu tarafa gitmek üzere yola çıkmaya hazırlandı.
Ama zavallı Hâce, o nazlı dilberin hasretiyle her an acele ederek, durmadan yol alarak günlerden bir gün o peri yüzlü güzelin yaşadığı şehre ulaştı. Şehrin kenarına yaklaşınca kalacak yer tutmak için bir hizmetkâr gönderdi ve ona şöyle tembih etti:
“Gönül çelen sarayın yakınlarında güzel bir yer tut. Sonra da ‘Rum diyarından filan Hâce geliyor’ diye o nazlı serviye duyurmak için mahalleye haber sal. Belki sevgili bu haberden haberdar olur da Hâce’yi karşılamak için biraz yola çıkar.”
Hizmetkâr da emredildiği gibi görevini yaptı. Hâce’nin gelişini duyurdu, konaklayacağı evi hazırladı. Fakat o taraftan hiçbir şekilde sevgi belirtisi, muhabbet eseri görünmedi. Bu yüzden Hâce’nin içi sıkıldı, morali bozuldu; şüphe ve düşünceye düştü. Kendi kendine şöyle dedi:
“Acaba o gül yüzlü serviye zalim zamandan bir afet, sitemkâr felekten bir felaket mi erişti ki bizi karşılamaya gelmedi? Oysa bizim haberimizi işittiği hâlde gelmemesi imkânsızdır. Acaba ne oldu?”
Bu düşünce, gam, kırgınlık ve üzüntü içinde konaklayacağı yere vardı. Sonra sevgilinin sağ salim olduğunu öğrenince şöyle düşündü:
“Eyvah, şu uğursuz talih! Galiba o ay yüzlü güzelin katında suçlu ve günahkâr olduk. O gönül alan, işveli, gül yanaklı sevgili benim bunca zaman gecikmemden kırılmış, geç gelişimden incinmiş ve etkilenmiş olmalı. Bu yüzden beni karşılamaya önem vermedi, bu işi ihmal etti.”
Böyle düşünerek kendi kendine dedi ki:
“Biraz sabredelim. Şimdi ‘hoş geldiniz’ demek için bir adamları gelir; böylece bu işin aslını ve hâlin ne olduğunu anlarız.”
O gün, o gece ve ertesi gün öğle vaktine kadar sabretti. Fakat baktı ki gelen giden yok. Ne kadar sabretmeye çalışsa da hasret ve özlem ateşi takatini tüketti. Artık sabredecek hâli, dayanacak gücü kalmadı. Şöyle dedi:
“Anlaşılan o cefalı güzelin bu düşkün kuluna öfkesi ve kızgınlığı pek büyüktür. Bari biz kendimizi ona gösterelim; kusurumuzu bilip özrümüzü dileyelim.”
Bunun üzerine bir iki güzel cariye, çeşitli mallar ve kumaşları o cihan güzeline, o devran afetine armağan ve hediye olarak gönderdi.
Hâce’nin hediyesi Bânû-yı cihânın huzuruna ulaşınca güzel karşılandı ve kabul edildi. Bânû hazretleri de hediyeyi getiren köleye hoş bir elbise giydirdi ve şöyle dedi:
“Hâce hazretlerine bizden bol bol dua edin. Devletleri daim, sohbetleri sürekli olsun. Aslında bizim onları ziyaret edip hizmetlerine koşmamız gerekirdi.
İnşallah yarın sabah lütfederler de bu hizmetkârını yerden kaldırır, bu tarafa zahmet buyurur ve biz samimi kullarını sevindirirler.”
Bunu söyleyince hizmetkâr da yere kapanıp saygı gösterdi, verilen elbiseyi giydi ve efendisinin yanına dönmek üzere yola çıktı.
Hizmetkâr, sevgiliden aldığı haberi Hâce hazretlerine ulaştırınca o zavallı ve perişan Hâce büyük bir sevinç duydu. Gönlü ferahladı, içi rahatladı. Bu güzel haberi getiren hizmetkâra o da müjde hediyesi olarak bir elbise verdi ve onu uzun uzun övdü. O gece Hâce’nin uykusu kaçtı; sabaha kadar sevgilinin hayalini kucaklayarak yattı.
Sabah olup parlak güneşin doğuşu görününce ve sevgiliden gelen vuslat müjdesi açıkça ortaya çıkınca, divane Hâce hemen hazırlandı. Zevk ve safâ ümidiyle güzel dilbere doğru yola çıktı. Devletli sarayın kapısından içeri girdi, gönül çelen sevgilinin huzuruna vardı. Selamlaşıp el sıkıştılar. Sonra Hâce söze başladı:
“Ey güzeller içinde kibirli ve kinli olan, ey güzellik aynasında kendini seyreden sevgili! Diyelim ki benim gibi hâli hakir bir kulunuzun ve hizmetkârınızın karşılanmaya layık görülmesi uygun değildi. Ama bari gelip konakladıktan sonra bir adam gönderip bu çaresiz ve gamlı âşığın gönlünü avutmak için ‘Hoş geldin’ deseydiniz. Bu eski ve düşkün kulunuzun yeri toprak iken göklere çıkarılsaydı, yüce unvanlı şah hazretlerinin değerine bir eksiklik mi gelirdi?”
Bunu söyleyince o fettan dilber şöyle dedi:
“Ey zamanın Hâcesi, ey düzgün dilli ve güzel sözlü kişi! Atalardan meşhur bir söz vardır: ‘Önce tanışmak, sonra görüşmek gerekir.’ Buna göre, sizinle bizim aramızda önceden bir yakınlık ve eski bir sohbet bulunmuş olmalı ki söylediğiniz söz bize gerekli olsun. Oysa biz sizin gibi kemal sahibi biriyle daha yeni tanıştık; yüzünüzü görmek şerefine daha bugün eriştik. Aramızda bir anlık yakınlık, bir zamanlık sohbet bile yokken size adam gönderip ‘Hoş geldiniz’ dememiz akla uygun ve makbul bir davranış mıdır?”
Hâce-i cihân, bu düzenbaz dilberden bu sözleri işitince neredeyse ölüp gidecekti. Bir süre gönlü darmadağın, düşünceli, şaşkın ve sersem kaldı. Sonra şöyle dedi:
“Ey gözleri büyücü, ey gamzesi hilekâr! Ben zayıf ve güçsüz kulunuza söylediğiniz bu sözler gerçek midir, yoksa latife midir?”
Bânû-yı cihân şöyle cevap verdi:
“Tanışıklığımız şimdi olmuşken burada latifenin yeri mi var?”
Hâce Ağa bunun üzerine dedi ki:
“Ey cihanın şuh güzeli! Ben sizin bu saadet kapınızda uzun zaman emrinize bağlı yaşamış kulunuz Hâce Abdü’r-Ra’ûf’um; eski ve inleyen âşığınızım. Bu sevinç sarayında defalarca zevk ve eğlence meclisleri kurduk; bu huzur yerinde nice kez sohbetler ettik. Aramızda nice muhabbet anları ve vuslat âlemleri geçti. Nice malım mülküm sizin sohbetiniz uğruna saçıldı, nice kumaş ve eşyam hizmetinizde harcandı.
Sonra Rum diyarında kalan malımı ve mülkümü almak, ömrüm oldukça hizmetinizde kalmak niyetiyle, sizin izniniz ve güzel rızanızla gitmiştim. Gidip dönmem ve orada kalmam henüz iki yılı bile bulmadı. Şimdi ayağınızın toprağına erişip muradıma erdim. Eğer bu sözlerimi yalan sayarsanız, şu câriyenin adı filan, bunun adı da filan değil midir? Bu kadar kısa süre içinde beni, sevgi dolu kulunuzu unutmak; aramızdaki tanışıklığı yok saymak sizin şanınıza yakışır mı, latif zatınıza reva mıdır?”
Bunu söyleyince o kâfir zülüflü güzel şöyle dedi:
“Ey misafir Hâce! Söylediğiniz bu sözler ne kadar tuhaf ve şaşırtıcıdır. Ben sizi bir kez daha görsem, ikinci görüşüm olur. Gerçi câriyelerin adlarını sezginizle anlamışsınız, birçok meseleyi gerçekmiş gibi anlatmışsınız. Ama bağışlayıcı Allah’a yemin ederim ki lütfen beni mazur görün; söylediğiniz bu olayların hiçbiri asla hatırıma gelmiyor.”
Sözün kısası, Hâce hazretleri kendini Bânû’ya tanıtmak için ne kadar çabaladıysa da hiçbir çare bulamadı. Sonunda şöyle dedi:
“Ey vefasız sevgili! Artık başka davranışın nasıl olursa olsun. Ben, senin divane âşığın, devletli huzurundan ayrılıp Rum diyarına doğru yola çıktığım zaman sen lütfedip bu kulunu bir miktar uğurlamıştın. Filan yere kadar birlikte gelmiştik. Ayrılacağımız zaman ben, gönlü yaralı âşığından bir yadigâr istemiştin. Ben dertli ve yaralı gönüllü kulun da sana layık inci ve cevher bulamadığım için ‘cömertlik, elde ne varsa onu vermektir’ diyerek ağzımdan bir diş çıkarıp sana yadigâr olarak vermiştim. Sen de o dişi alıp yüzüne gözüne sürmüş, sonra cebine koymuştun. Siz sonra tekrar kendi yerinize, cennet gibi sarayınıza dönmüş; biz garip kulunuz da Rum tarafına, kendi memleketimize gitmiştik.
Duanızın bereketiyle Allah’a hamdolsun, sağ salim ve kazançlı biçimde yine mübarek yüzünüzü görmeye geldik. Ahdimize vefa ettik. Bundan da mı bu kulunuzu tanımıyorsun, ey merhametsiz?”
Bunu söyleyince o cihanın fettanı bir süre düşündü. Sonra elini cebine soktu ve cebinden bir avuç diş çıkarıp Hâce hazretlerine şöyle dedi:
“Bu dişlerin içinde senin verdiğin diş hangisidir? Eğer biliyorsanız bana gösterin. Belki o zaman biz de sizi tanır, sizinle tanışıklığımızı kabul ederiz.”
Böyle diyerek sözünü bitirdi.
Akıllı Hâce bu hâli görünce kıskançlık ve utanç denizine daldı; aklı başından gitti, kendini derin bir gayret duygusu kapladı. Bu olaydan birçok ibret aldı ve şöyle dedi:
“Ey zamanın büyücüsü, ey dünyanın hilekârı! Gerçi önceki maceradan bize hayli ders çıkmıştı; fakat şimdiki tanışıklıktan çok daha fazla ibret aldık. Senin yoluna harcanan mal mülk sana ananın sütü gibi, ananın malı gibi helal olsun. Çünkü sen bize dünyanın hâllerini ve işin sonundaki sırları öğrettin. Zaman geçip gittikçe sen sağlık ve esenlik içinde kal. Biz gidiyoruz, sen burada kal.”
Bunu söyleyince o nazlı güzel, o itibarlı dilber şöyle dedi:
“Ey iyi adlı Hâce, bari biraz dinlenin. Sizin için hazırlanmış yemekler yensin, biraz da kadeh içilsin. Ondan sonra sağlık ve selametle gidersiniz.”
Bânû ısrar edince Hâce şöyle cevap verdi:
“Sizden bize ziyafet, yalnızca güzelce izin vermenizdir.”
Böyle deyip kendi kaldığı yere doğru yola çıktı. Konakladığı yere varınca işlerini düzene koymaya başladı. Bir süre orada kaldı, para kazanmaya yöneldi. Getirdiği bütün malları iki kat kârla sattı; malına bir o kadar daha mal kattı. Sonra Rum diyarına dönmeye karar verdi.
Ardından vatanına ulaşmak için yola koyuldu. Bir müddet sonra memleketine vardı, kendi yerine yerleşti. Ömrü boyunca ailesiyle birlikte yaşadı. Bu hikâye de ondan yadigâr kaldı.
Şimdi her kim akıllı, arif, olgun ve bilgili ise bilsin ki dünyanın safâsı kalıcı değildir; kadınlar topluluğunun vefası da sürekli değildir. Bu macerayı dinleyip ibret alanlar, bu fakiri de dualarından mahrum bırakmasınlar.
Nazım
Bu hikâye kimin gözüne ilişir, kim tarafından okunursa,
dilerim ki o kişi Allah’tan hidayet dilesin.
Benim hakkımda da dua etsin; çünkü ben çok günahkârım.
Bu uğursuz nefsin elinden yüzü kara biriyim.
Canı gönülden Allah’a yalvarsın,
içtenlikle dua için elini kaldırsın.
Bu şekilde Yaratıcı’ya yakarırsa,
umarım derdine bir çare bulunur.
Baştan ayağa toprak kesilmiş bu miskinin
Lakabı Vâhdî’dir, adı ise Ca‘fer’dir.
Bitti.
Kaynak:
Meriç Harmancı, "Anabacı ya da Tacir Abdurrâuf Hikâyesi," Bir Devr-i Kadim Efendisi: Prof. Dr. Tahir Üzgör’e Armağan, ed. Üzeyir Aslan, Hakan Taş ve Ömer Zülfe (Ankara: Kesit Yayınları, 2018), 375-390.