Bilişsel Anlatıbilim ve Osmanlı Edebiyatı Araştırmalarını Yeniden Düşünmek
Bilişsel Anlatıbilim ve Osmanlı Edebiyatı Araştırmalarını Yeniden Düşünmek
Bilişsel anlatıbilim, anlatıyı insan zihninin çalışma biçimleriyle birlikte ele alan bir yaklaşımdır. 1990’lardan itibaren klasik anlatıbilimin sınırlarını genişleten önemli yönelimlerden biri olarak gelişmiştir. David Herman, Monika Fludernik, Manfred Jahn, Alan Palmer ve Marie-Laure Ryan bu alanda öne çıkan isimler arasındadır. Bu isimlerin ortak ilgisi, anlatının nasıl kurulduğu kadar, okur, dinleyici ya da izleyici tarafından nasıl zihinde canlandırıldığıdır. Bu nedenle anlatı, bitmiş ve kapalı bir metin nesnesi olarak görülmemektedir. Metin ile zihin arasında işleyen canlı bir süreç olarak ele alınmaktadır.
Klasik anlatıbilim çoğu zaman anlatıcı, olay örgüsü, zaman, odaklanma, karakter ve anlatı düzeyleri üzerinde durmaktadır. Bilişsel anlatıbilim ise bu unsurların alımlanma sürecindeki etkisini merkeze almaktadır. Bir okurun olaylar arasında nasıl bağ kurduğu, karakterlerin niyetlerini nasıl tahmin ettiği, anlatıdaki boşlukları nasıl tamamladığı ve bir mekânı zihninde nasıl canlandırdığı bu yaklaşımın temel soruları arasındadır. Merak, beklenti, şaşırma, korku ya da duygudaşlık gibi anlatı deneyimine eşlik eden zihinsel ve duygusal süreçler de bu çerçevede ele alınmaktadır. Böylece anlatı, metinsel bir düzen olmanın yanında zihinsel bir deneyim olarak da kavranmaktadır.
Bu yaklaşımda "anlatı evreni" (storyworld) özel bir önem taşımaktadır. Anlatı evreni, anlatının muhatabın zihninde kurduğu dünya olarak düşünülebilir. Bu dünya karakterlerden, mekânlardan, olaylardan, değerlerden, niyetlerden ve ihtimallerden oluşmaktadır. Okur bir hikâyeyi takip ederken olayları art arda sıralamakla kalmamakta; bu olayların geçtiği dünyayı zihninde inşa etmektedir. Kimin nerede bulunduğu, kimin ne bildiği, kimin ne istediği, hangi davranışın mümkün ya da şaşırtıcı olduğu metnin açık veya örtük işaretleriyle anlaşılmaktadır. Okur da bu işaretlerden hareketle anlatı evrenini kurmakta, genişletmekte ve anlamlandırmaktadır.
Mesela Yüzüklerin Efendisi okunduğunda ya da izlendiğinde takip edilen şey Frodo’nun yolculuğuyla sınırlı kalmamaktadır. Okur ya da izleyici aynı zamanda Orta Dünya’yı zihninde kurmaktadır. Shire, Mordor, Gondor, Rohan, elfler, cüceler, büyücüler, yüzüğün gücü, iyi ile kötü arasındaki mücadele ve karakterlerin birbirleriyle ilişkileri bu dünyanın parçaları hâline gelmektedir. Anlatı ilerledikçe muhatap bu dünyanın kurallarını öğrenmekte, karakterlerin kararlarını bu kurallar içinde değerlendirmekte ve olayları bu evrenin mantığına göre anlamlandırmaktadır. Bu örnek, anlatı evreninin olay örgüsünden daha geniş bir yapı olduğunu göstermektedir. Bir anlatıyı güçlü kılan şey, olayların hangi dünyada, hangi değerler düzeni içinde ve hangi imkânlar çerçevesinde gerçekleştiğidir.
Osmanlı'ya Uygulamak
Bu bakış, modern öncesi Osmanlı edebiyatı araştırmaları için verimli bir imkân sunmaktadır. Osmanlı edebî kültüründe metin, çoğu kez sabit ve kapalı bir yapı olarak işlememektedir. Okunmakta, dinlenmekte, anlatılmakta, çoğaltılmakta, tercüme edilmekte, şerh edilmekte ve yeniden düzenlenmektedir. Meclisler, kahvehaneler, saray çevreleri, medrese ortamları ve şehirli okuma toplulukları anlatının dolaşımında önemli rol oynamaktadır. Bu açıdan Osmanlı metinlerini anlatı evreni kavramıyla okumak, metnin muhatabını nasıl bir dünyaya davet ettiğini görmeyi sağlamaktadır.
Mensur hikâyeler bu açıdan güçlü örnekler sunmaktadır. İstanbul merkezli hikâyelerde sokaklar, çarşılar, kahvehaneler, evler, hanlar, mahalleler ve gündelik karşılaşmalar anlatı evreninin temel parçaları hâline gelmektedir. Okur ya da dinleyici bu dünyayı tanıdık mekânlar ve toplumsal tipler üzerinden kurmaktadır. Mirasyedi, tüccar, cariye, meddah, esnaf, sipahi, hilekâr kadın, usta, hizmetkâr ve şehirli delikanlı gibi tipler anlatının zihinsel haritasında yer edinmektedir. Bu sayede hikâye, Osmanlı şehir hayatını muhatabın zihninde canlanan bir deneyim alanına dönüştürmektedir.
Mesnevilerde ise anlatı evreni çoğu zaman daha geniş ve katmanlı bir yapı kazanmaktadır. Aşk, yolculuk, sınama, ayrılık, rüya, kader, sabır ve vuslat bu evreni kuran başlıca unsurlar arasında yer almaktadır. Okur bu evrene girerken belirli duygu yollarını da takip etmektedir. Âşığın acısı, sevgilinin ulaşılmazlığı, rakibin varlığı, yolun zorluğu ve sonunda beklenen dönüşüm, okurun zihinsel ve duygusal katılımını biçimlendirmektedir. Bu açıdan mesnevi, duygu ile olay örgüsünü birlikte düzenleyen güçlü bir anlatı yapısı olarak okunabilmektedir.
Menkıbe, tezkire, gazavatnâme ve sergüzeştnâme türleri de farklı anlatı evrenleri üretmektedir. Menkıbe, keramet ve örnek olma etrafında bir dünya kurmaktadır. Tezkireler, şairleri meclis, söz, nüktedanlık ve edebî itibar ağı içinde konumlandırmaktadır. Gazavatnâmeler, kahramanlık, inanç ve gaza üzerinden bir evren üretmektedir. Sergüzeştnâmeler ise kişinin başından geçen olayları deneyim, sınav ve dönüşüm ekseninde düzenlemektedir. Her tür, okurdan farklı bir dikkat biçimi beklemekte; zihinde farklı bir dünya kurmaktadır.
Diyelim ki bu kuramsal yaklaşım, İstanbul merkezli bir mensur hikâye üzerine yazılacak bir makalede uygulamak istenmektedir. Böyle bir makale, önce çalışacağı metni ve temel sorusunu sınırlandırmalıdır: Örneğin bir mensur hikâyenin okur veya dinleyici zihninde nasıl bir şehir anlatı evreni kurduğu araştırılabilir. Bu anlamda metindeki mekânlar, kişiler, olay geçişleri, bilgi boşlukları, merak unsurları ve duygu düzenleri tespit edilebilir. Bir sipahinin İstanbul’a gelişi, kahvehanede başlayan karşılaşmalar, ev içindeki hileler, sokak ve çarşı hareketliliği ya da mecliste aktarılan sözler, olay örgüsünün parçaları olarak ele alınabilir. Bunun yanında bu unsurların muhataba nasıl bir zihinsel harita sunduğu da incelenebilir. Bu sayede makalenin odağı, hikâyenin İstanbul’u nasıl temsil ettiğini göstermekle sınırlı kalmaz; metnin okuru hangi beklentilerle yönlendirdiğini, hangi karakterleri güvenilir veya tehlikeli kıldığını, hangi mekânları imkân, risk ya da ibret alanı olarak kurduğunu da tartışabilir.
Toparlama
Bu tartışmalar ışığında bilişsel anlatıbilim, modern öncesi Osmanlı edebiyatı araştırmaları için güçlü bir imkân sunmaktadır. Bu yaklaşım, Osmanlı metinlerini ne anlattıkları kadar, okur ve dinleyici zihninde nasıl işledikleri bakımından da düşünmeye çağırmaktadır. Böylece metinlerin muhatabını nasıl yönlendirdiği, hangi boşlukları onun zihnine bıraktığı, hangi duygu ve beklenti düzenlerini harekete geçirdiği daha görünür hâle gelmektedir. Mensur hikâyeler, mesneviler, menkıbeler, tezkireler ve sergüzeştnâmeler bu açıdan farklı anlatı evrenleri kuran metinler olarak yeniden okunabilmektedir. Başka bir ifadeyle bilişsel anlatıbilim, Osmanlı edebiyatını metin, zihin, deneyim ve dünya kurma ilişkisi içinde ele almak için verimli bir zemin sağlamaktadır.