Ankara Karaoğlan Çarşısı’ndaki Cin Kızı
Cinânî’nin Bedâyiü’l-Âsâr adlı eseri, 16. yüzyıl sonlarında kaleme alınmış nesir biçimli bir hikâye kitabıdır. Kitaptaki hikâyelerin bir kısmı Arap ve Fars kaynaklı olmakla birlikte, bir kısmı da Osmanlı dünyasından aktarılan yerel hikâyelerdir.
Ankara’daki Karaoğlan Çarşısı’nda geçen cin kızı hikâyesi de bu yerel kaynaklı örneklerden biridir. Hikâyede, geceleri ortaya çıkan bir cin kızıyla karşılaşan bir imamın yaşadıkları anlatılmaktadır. Aşağıda, bu hikâyenin günümüz Türkçesine tarafımdan aktarılmış hâli yer almaktadır.
Hikâye
Ankara kasabasından, halk arasında buraya Engürü demekle meşhurdur, sözüne güvenilir bir imam şöyle anlatır:
Ankara’da Karaoğlan Çarşısı dedikleri bir çarşı vardır. Bizim evimiz de bu çarşıya yakındır. Eskiden beri anlatıldığına göre bu çarşıyı cinler topluluğundan bir kız mesken tutmuş. Bu zamana gelinceye kadar pek çok kişi bu kızı zaman zaman görmüş, hatta bazı yerlerde onunla konuşanlar bile olmuş derlerdi.
Bir gece ben de arkadaşlarla meyhaneden kalkıp sarhoş bir hâlde eve dönerken sözünü ettiğim Karaoğlan Çarşısı’na geldim. Çok uykum geldiği ve artık yürümeye gücüm kalmadığı için bir bakkal dükkânının önünde biraz oturdum. Birden o cin kızı aklıma geldi. Tam o sırada karşıdan gül yüzlü, servi boylu bir güzelin geldiğini gördüm. Üzerine al renkli, değerli bir duvak örtmüş, dans ederek geliyordu. Ben de sarhoşluğun verdiği cesaretle korkmadan, yüreğimi sağlam tutup onu seyrettim. Karşımda bir süre daha dans ettikten sonra başka bir tarafa dönüp yürüyerek uzaklaştı. Ben de kalkıp sarhoş hâlde odama geldim ve yattım.
Sabah olunca bu olay aklıma geldi. Aklım başımda olduğu için bu defa son derece korktum. Kendi kendime, “Bir daha Karaoğlan Çarşısı’na uğramayacağım,” diye söz verdim. Fakat o gün ikindi vakti geldiğinde, zevk ve eğlence düşkünü bazı arkadaşlarımız yine beni meyhaneye gitmeye teşvik ettiler. Yine her zamanki yere gidip yatsı vaktine kadar yiyip içtik, eğlendik ve sohbet ettik.
Yatsıdan sonra herkes evine dönerken ben de yine sarhoş bir hâlde o çarşıya uğradım. Korku artık gönlümden gitmişti. Hatta, “Belki gider de o güzeli yine seyrederim,” diye düşünüp aynı yere geldim. Bir süre bekleyip etrafa baktım. O sıralarda:
Çık, salın, seyrânın eyle,
Naz ile cevlânın eyle
diye yeni bir türkü çıkmıştı. Sarhoş hâlde bu türküyü söylemeye başladım. Bir de baktım ki o güzel yine al renkli duvağıyla ortaya çıkmış, benim söylediğim türkünün usulüne göre dans etmeye başlamış. Dans ederek karşıma geldiğinde, üzerindeki al duvağın üzerinde avuç içi büyüklüğünde, yer yer altın pullar bulunduğunu gördüm. Bunların her biri ay ışığında öyle parlıyordu ki göz kamaşıyor, bakmak mümkün olmuyordu.
Benim önümde dans ederken bu altın pullardan biri yere düştü. Eğilip düşen pulu aldım. Güzel bana dönüp şöyle dedi:
“Sen o pulu aldığına göre onu iyi sakla. Süleyman Peygamber’in mührü hakkı için söylüyorum, onu kaybedersen seni helâk ederim.”
Bunu söyledikten sonra dönüp yürüyerek gitti. Ben de kalkıp odama geldim. Fakat o pulu korkumdan mendilime sıkıca sarıp avucumun içine aldım. Parmaklarımı öyle sıkmışım ki sabaha kadar böyle durmaktan tırnaklarımın çevresi parça parça olmuştu.
Sabah olunca gece yaşadıklarım aklıma geldi. Avucumu açtım, sonra da sardığım mendili çözüp içinde ne olduğuna baktım. Altın pul diye sakladığım şeyin yuvarlak bir çam kabuğu parçası olduğunu gördüm. Şaşırdım. Bir ara onu götürüp dışarı atmak istedim. Fakat “Kaybedersen seni helâk ederim,” dediği aklıma geldi. “Her ne olursa olsun bunu sıkıca saklayayım,” diyerek onu sağlamca bir beze sarıp koynuma koydum ve büyük bir dikkatle sakladım.
Gündüzleri aklıma geldikçe korkuyordum. Fakat sarhoş olduğum zaman onu yeniden görmek istiyordum. Kısacası ertesi gece yine önceki gibi sarhoş hâlde oraya gelirken güzelin yine dans ettiğini gördüm. Artık kendimi tutamayıp:
“Allah’ı seversen bendeki emanetini al. Onu kaybetmekten korkuyorum. Ne olur, al şunu,” dedim ve vermek için elimi koynuma soktum.
Fakat almaya hiç yanaşmadı:
“Bundan sonra o senden alınmaz. Madem edepsizlik edip onu benden aldın, artık her zaman saklamak zorundasın. Yoksa olacakları sen bilirsin,” dedi ve gitti.
Elden ne gelir, ben de yine sakladım. O gece de aramızdaki hadise böyle geçti. Kısacası pek çok gece onunla sarhoş hâlde bu şekilde görüşürdüm. Zamanla ben de buna alıştım; hatta bilerek o çarşıdaki bir dükkânda yatmaya başladım. Bazı arkadaşlar da aramızdaki bu görüşmeleri duyup geceleri orada kalmış ve bizi seyretmişlerdi. Fakat onlar onu benim gördüğüm kadar açık seçik göremiyorlarmış.
Bir süre sonra bir gün arkadaşlarla meyhanede yiyip içiyor, eğleniyorduk. Arkadaşlardan biri bir kuzu kızarttırmıştı. Kuzu sofraya gelip yemeye başladığımız sırada o güzel aklıma geldi. Kuzunun bir kolunu kesip ekmeğe sardım. “Bunu ona götüreceğim,” diyerek sakladım.
Meclis dağıldıktan sonra yine o yere gittim. Baktım, her zamanki gibi dans ediyor. Selâm verdim:
“Sultanım, bu gece sana çok güzel bir kuzu kızartması getirdim. Lütfet de biraz ye,” diye yalvardım.
Güzel dönüp:
“Götür, getirdiğin o et parçasını ite köpeğe ver. Biz böyle şeyler yemeyiz. Bana et getireceğine kemirilmiş bir kemik getirseydin olmaz mıydı? Ben ondan hoşlanırdım,” dedi.
Ben de sarhoşluğun etkisiyle:
“Şu senin ne biçim yaratık olduğuna bak! Ben sana güzel bir kuzu kızartması getiriyorum, sen benden kemik istiyorsun,” dedim.
Bunun üzerine güzel çok öfkelendi:
“Asıl ne biçim yaratık olduğunu bilmeyen sensin; bizim hâlimizi bilmiyorsun. Yüce Allah bizim gıdamızı, insanların yediği etlerin kemikleri olarak belirlemiştir. Biz onlardan hoşlanırız. İki âlemin efendisi Muhammed Mustafa’nın, ona salât ve selâmların en üstünü olsun, hadis-i şeriflerinde, ‘Kemikle taharetlenmeyin; çünkü o, kardeşleriniz olan cinler topluluğuna yiyecek olarak ayrılmıştır,’ buyurduğunu işitmedin mi?” dedi.
Böylece beni akla uygun bir delille susturdu.
Ben de o gece odama gelip kaldım. Sabah olunca bu olay aklıma geldi. “Bir gece sarhoşken onu incitmem mümkündür; o da beni öldürebilir,” diye düşündüm ve içimi büyük bir korku kapladı.
Birkaç gün sonra babam bu hadiseyi bir berduştan duymuş ve son derece huzursuz olmuş. Bir gün beni tenha bir yere çağırıp meseleyi açtı. Bana çok kızdı ve gönlü incinmiş bir hâlde şöyle dedi:
“Sen delinin birisin! Cinlerle insanların ne münasebeti var da onlarla görüşüp konuşuyorsun? Bir gün yaptığın bir harekete kızıp seni çarparlar; ya yüzünü gözünü bozarlar yahut aklını alıp seni deli ederler. Ondan sonra da bunun çaresi bulunmaz, mahvolup gidersin. Bundan böyle o çarşıya bir daha gidersen seninle konuşmam, seninle bütün yakınlığımı keserim ve seni evlatlıktan reddederim.”
Böyle söyleyerek bana şiddetle kızdı.
Ben de gerçekten düşünüp taşındım ve babamın haklı olduğunu gördüm. Allah’ın yardımı bana yol gösterdi. Önce şaraptan tövbe ettim. İkinci olarak da ömrüm oldukça o yere bir daha uğramamaya ve cinle görüşmekten tamamen vazgeçmeye karar verdim.
Tövbe ettiğim günden sonra bir daha bu meseleyle ilgilenmedim ve huzura kavuştum. Yüce Allah’a hamdolsun ki bundan sonra böyle hâller bir daha ortaya çıkmadı ve kurtuldum.
En doğrusunu ve en iyi hükmü veren Yüce ve Kerem Sahibi Allah bilir.
Kaynak:
Cinânî. Bedâyiü’l-Âs̱âr: Tenkitli Metin. Haz. Osman Ünlü. C. 2. Cambridge, MA: Harvard Üniversitesi Yakındoğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü, 2009, 102-105.