Günümüz Türkçesinde Bafralı Kurt Emin Hikâyesi
Kadı ehlinden güvenilir bir kimse şöyle rivayet eder ki:
Geçmiş günlerde önemli bir iş için Bafra kasabasında birkaç gün kaldım. O kasabanın halkından itibarlı bir kimseye Kurt Emin diye ad vermişlerdi. O Emin adlı kişinin adı aslında Kurt değil, Ahmet imiş. Tesadüfen bir gün kasaba halkı beni bir gezinti yerine götürüp güzel yemekler ve türlü nimetler hazırlayarak sohbet ettiler. Meğer Kurt Emin dedikleri kimse de sohbette bulunuyormuş. Sohbet sırasında bu fakire, "Kurt Emin budur" dediler. Baktım ki hitaba kabiliyetli, sözü kaldırır bir kimsedir. Bunun üzerine onunla sohbete başlayıp, söz sözü açar diyerek o kimseye, "Niçin sana Kurt Emin lakabını koydular?" diye sordum. Bunun üzerine söze başlayıp dedi ki:
"Gençliğimin ilk zamanlarında kadınlara ve güzellere heves edip, daima vaktimi güzel yüzlülerin sohbetinde ve ay yüzlülerin işret meclislerinde geçirirdim. Bir gün servi boylu, lale yanaklı, tatlı sözlü, nazik bedenli, keklik yürüyüşlü, peri yüzlü, saçları dağınık, şuh ve şen bir güzelle arkadaşlık edip onun cilvesine aldanmış, sohbetine gönül vermiş oldum. Günden güne sevgim arttı, ona olan alışkanlığım son haddine vardı. Bir an onu görmesem, aşkından sabırsız ve kararsız olurdum. Yakınlarım ve tanıdıklarım gördüler ki ben o dilberin derdine can u gönülden tutulmuşum; günden güne hâlim kederleniyor, vaktim perişan ve darmadağın geçiyor. Bunun üzerine beni evlendirmek, Resul’ün seçkin sünneti ve âlemlerin Rabb'inin elçisinin güzel âdeti ile beni nasiplendirmek için uğraştılar. Sonunda ister istemez rızamı alıp bakire ve temiz bir kız buldular, alıverdiler. Nikâh edip gerekli ne varsa hazırladılar. Meğer benim sevdiğim o güzel, benim haberim yokken öyle bir büyücü ve hilekâr imiş ki, isterse gökten ayı indirip inek gibi sağmaya, daha doğrusu nice âşığın bedenine dilediği gibi hükmetmeye kadirmiş. Nice kişilerin aklını sihirle almış, onları hayrete düşürmüş, evlerini harap, gönül mamurlarını felaket taşıyla toz toprak etmiş. Benim evlendiğimi duyunca daha da büyük bir hayrete düşmüş, kendisini hayret denizine salmış. Öyle bir şaşkınlığa kapılmış ki aklı başından gitmiş. Benim ise onun bu hallerinin ayrıntısından hiç haberim yoktu. Birkaç gün geçti; onunla ilgilenmedim. Kendi hâlime bakıp evlilik işlerine koyuldum. Nihayet o geceye kadar geldik ki nikâhlımı evime getirip koydular; zifaf gecesi oldu, ben de güveyiliğin gereklerini yerine getirmeye hazırlandım. Akşama doğru aklıma geldi ki gidip o büyücü ve hilekârı bir kez göreyim, sonra yine aceleyle dönüp nikâhlımın yanına gireyim. O can alan güzelin evine vardığımda kapısını çalıp bir miktar bekledim. Ansızın güzel, kapıya geldi, benim kim olduğumu anladı. Kapıyı açıp beni içeri çağırdı, ben de girdim. Güzele edeple selam verdim. Fakat selamımı almaya hiç yanaşmadı; elinde bir asa varmış. Hemen o anda beni o asayla bir kere vurdu ve ‘Yaratan’ın izniyle kurt ol!’ dedi. Allah’ın emriyle bir kurt oldum. Asayla bir daha vurunca hemen dışarı çıktım; hayran ve sergerdan ne yapacağımı bilemedim. O ıstırapla aşağı yukarı koşturdum. Üzerime şehrin köpekleri üşüştü; her taraftan saldırıp postumu yırttılar. Koşarak evime geldim. Gördüm ki akrabalar, dostlar, yâran ve sevenlerim beni bulamayınca hayret ve şaşkın kalmışlar. ‘Güvey acaba nereye gitti?’ diye etrafa adam salmışlar. Ben de bir köşeden gizlice kendi evime girdim. Tenha bir yerde durup bütün olanları seyrettim, gördüm. Aklım yine eskisi gibi başımda idi; ama konuşmaya gücüm yetmiyordu. Söyleyeyim desem kurt gibi ulurdum. Oraya gelen halk ve diğer Müslümanlar beni o halde görüp gece yarısına kadar durdular, sonra dağılıp gittiler. Ben de şehrin köpekleri üzerime üşüşüp kovalayınca şehirden çıktım. Gidip dağlara düştüm; diğer kurtlarla buluşup onlarla birlikte ulumaya başladım. Kurtlardan bazısı bana dost, yoldaş, arkadaş ve kardeş oldu. Her gün bir otlakta, her gece bir dağın kuytusunda karar kılıp birlikte dolaşır, oynar, didişirdik. Bulduğumuz leşi, ‘Dünya leştir; onu isteyen de köpektir’ sözünü andırır biçimde arayıp bulur, yerdik. İnsan eti bulunca elbette keyifle yer, onu büyük nimet sayardık. Fakat insanoğlunun bütün azaları içinde ayak tabanından daha lezzetli bir yer bulunmazdı. Onu yemek için birbirimizle adeta yarışırdık; haberini alsak yıllık yollara bile giderdik. Hatta o ayak tabanının lezzeti hâlâ damağımda kalmış ve bellidir. Ama karnımız tok olursa, Âdemoğlunun kerametinden ötürü ona saldırmazdık. Ancak çok aç kalınca insan eti yemeye niyet ederdik. Bir gün o kadar dağ, ova ve kır gezdik ki elimize av geçmedi. Dağın etrafında ne kadar dolaşıp durduysak da yetecek kadar yiyecek bulamadık. Aramızda tecrübeli, anlayışlı ve sezgili olanların işaretiyle yakın ve yüksekçe bir yere gelip hep birlikte yüzümüzü göğe çevirdik, uluduk. Yaratanın ve rızık verenin dergâhında, hâl diliyle günlük azığımızı istedik. Birden gördük ki gökten, kudret helvası ve bıldırcın misali, pamuk gibi beyaz bir şey üzerimize yağdı. Her birimiz payımıza düşeni yiyip hâl diliyle şükrettik. Yedi gün boyunca karnımız acıkmadı; o nesnenin tadı damağımızdan hiç çıkmadı. Bir de Allah Teâlâ’nın emriyle cin taifesi bizden gizlenmeye güç yetiremezdi; onlar bizden çok korkar, kaçarlardı. Bazen önümüze rast gelirler, kaçmaya bile fırsat bulamazlardı. O anda hemen bitki şekline girip saklanırlardı. Biz ise onları kokularından tanır, yine de bırakmaz, yiyiverirdik. Kısacası sözü uzatmayayım: Tam on dört yıl bu şekilde kurt olarak yaşadım; ömrüm bu tarz üzere dağlarda geçti. Her zaman tenhâ bir yere varıp yüzümü toprağa sürer, âlemlerin Rabbi’ne ve sebeplerin yaratıcısına yalvararak: ‘Ya Rab, bir şekilde bana kurtuluş ver’ derdim. Meğer bir gün duam kabul hedefine erişip yaklaşmış; bu sıkıntıdan kurtulmam, yeniden insan suretine girip insan olmam ve akraba ile yakınlarımı sağlık ve afiyet içinde bir kez daha görüp onlarla buluşma fırsatı bulmam mukaddermiş. Yoldaşlarımızdan bir kurt bir gün gelip bize haber verdi ki, falan köyün civarında bir sürü semiz, besili, taze kısrak ve tay dolaşır; yanlarında ne insan vardır ne de çoban. Av ve avlanma öyle kolaydır ki anlatılması mümkün değildir. Bu müjdeli haber üzerine son derece sevindik. Sanki donmuş bedenlerimize yeniden can geldi. Hemen toplanıp o tarafa gittik. Gerçekten de işittiğimiz gibi, kısraklar ve taylar çevreden büsbütün uzak, içleri rahat, serbest ve başıboş dolaşıyorlardı. O anda her birimiz bir kısrağa saldırıp etrafını çevirdik. Ama ne fayda; daha amacımıza ulaşmadan ortalığı fazla gürültüye boğup işi belli ettik. Meğer bu kısrakların sahipleri bizim ava geldiğimizi öğrenmişler; koyun köpeklerini salıp her yanımızı kuşatmışlar. Bir de baktık ki her taraftan üzerimize at sürüp hücum ettiler. Artık av kaygısı kalmayıp can kurtarma derdine düştük. Sonra da birbirimize, ‘Kürkçü dükkânında buluşuruz,’ diyerek ayrıldık. İçlerinden bir kurtla aramızda ayrıca bir yakınlık ve uyum vardı. O kurt beni bırakıp gitmedi; vefasızlık etmeyip bağlılığını bozmadı. Köpekler her yetiştiğinde onunla arka arkaya verip dönerek üzerlerine saldırırdık. Onları biraz uzaklaştırıp sonra yine kaçardık. Köpeklerin bize diş geçiremediğini görünce, atlılar bizzat bizimle uğraşıp saldırdılar. Atlıların içinden ata daha iyi binen biri benim ardıma düştü. Atı da iyi olduğundan bana yetişti. Ben de can havliyle o kırda ayağımı yere bastırmadan kaçar gibiydim; ‘Belki beni öldürmezler’ diye adeta kanatlanmış gibi uçuyordum. Meğer haberim yokmuş; kendi talihime doğru kaçıyormuşum ve yıllardır hasretini çektiğim derde devayı arıyormuşum. Ezel rızkını takdir eden yüce Allah, bu mihnetten kurtulmamı dileyince, o can düşmanı bana bir cellât gibi yetişip elindeki kılıçla arkamdan öyle bir darbe vurdu ki, hemen öldüm sandım; o yarayla titreyip sarsıldım. İşte o anda, sanki uykudan uyanır gibi uyandım. Birden kendimi yine insan suretinde buldum. Sevinçten aklım başımdan gidip yıkılmışım. Yüzüme su serpmişler. Biraz sonra aklım başıma geldi. Ayağa kalkıp yüzümü yerlere sürdüm. Cenab-ı Hakk’a defalarca hamd edip sonsuz şükürler ederek ağladım. Bütün halk başıma toplandı. ‘Bu sana ne şekilde oldu, nasıl bir olay yaşadın?’ diye soruşturdular. Ben de başımdan geçenleri başından sonuna kadar tek tek açıklayıp kardeşlere ayrıntılı biçimde anlattım. Herkes hayrete düşüp büyücü kadınların şerrinden Yaratan’a sığındılar. Meğer eskiden beri adet şöyleymiş: Büyücüler bir kimseyi sihir kuvvetiyle eşek yahut başka bir hayvan şekline soktuklarında, insanlardan biri gelip o büyülenmiş kişiye kendi cinsinden vurup yaralasa, aziz ve celil olan Allah’ın izniyle o kişi eski şekline dönermiş. Benim de Allah’ın emriyle hemen insan şekline girmem bu sebeptendir. Sonra bu sevinçle koşarak evimize geldim. Zavallı anam, ‘oğul’ diye ağlaya ağlaya gözleri görmez olmuştu. Benden önce biri gidip müjde vererek ‘oğlun geliyor’ demiş. O da asasına dayanarak kapıya gelmişti. Yanına varıp elini öper öpmez düşüp bayıldı, aklı başından gitti. Yüzüne gül suyu serptiler, aklı başına geldi. O anda yüzümü gözümü öptü, bana sarıldı. Biraz sonra, ‘Zifaf gecesinde nereye kayboldun?’ diye sordu. Ben de başıma gelenleri anlattım. Bunu işitenler hayrete düşüp parmaklarını ısırdılar. Sonra önceden nikâhlım olan kadına haber verildi ve nikâh tazelendi. Böylece yeniden yeni bir hayata kavuşup eşimi bana teslim ettiler. Zifaf gecesi oldu. Dostlarım ve kardeşlerim hepsi oradaydı. Allah Teâlâ’nın inayetiyle, ulaşmak istediğim muradıma sağlıkla kavuştum. O zamandan beri dostlar ve arkadaşlar bana ‘Kurt Emin’ diye lakap taktılar. İşte başımdan geçenlerin ayrıntısı budur,” deyip hikâyeyi bitirdi.
Ravi olan kadı da bu şekilde rivayet ederdi; anlatılan da budur.
Kaynak:
Cinânî. Bedâyiü’l-Âs̱âr: Tenkitli Metin. haz. Osman Ünlü. C. 2. Cambridge, MA: Harvard Üniversitesi Yakındoğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü, 2009, 261–265.