Günümüz Türkçesinde Sansar Mustafa Hikâyesi
Hikâye olunur ki eski zamanlarda, merhum ve mağfur Sultan Murad hazretlerinin saadetli saltanatı döneminde, Tıflî Efendi adında akıllı bir musahibi vardı. Sultan Murad Han hazretleri her zaman onunla işret eder, tebdil-i kıyafetle dışarı çıkmak istediğinde de onu yanında götürürdü. Yine günlerden bir gün Sultan Murad, “Bak Tıflî Efendi,” diye seslenince Tıflî Efendi, “Buyur hünkârım,” dedi. Sultan Murad, “Bugün gezinti günlerinde seyir yeri neresidir?” diye sorunca Tıflî yer öpüp, “Padişahım, bugün Ramazan Bayramı’nın ikinci günü olduğu için Tophane’nin seyir günüdür,” dedi. Bunun üzerine Sultan Murad, “Biz de tebdil olup o seyre gidelim,” diye buyurdu. Hemen ikisi de kılık değiştirdiler; birer Mevlevî kıyafeti giydiler ve adlarını değiştirdiler. Sultan Murad, “Benim adım Derviş Hasan olsun; Tıflî, senin adın da Derviş Hüseyin olsun,” dedi. Sonra saray kapısından çıkıp doğruca Bahçekapısı’na geldiler. Oradan iki çifte bir kayığa binip biraz denize açıldılar. Kayıkçılar, “Ey dervişler, nereye gidiyorsunuz?” diye sordular. Tıflî, “Tophane’ye,” deyince kayıkçılar güçlü kürek darbeleriyle kayığı sürüp Tophane iskelesine yanaştırdılar.
Bunlar kayık ücretini verip karaya çıktılar; sağı solu seyrederek gezintiyi izlemeye başladılar. Malum, bayramın ikinci günü olduğu için halk kalabalıktı: alıcılar, satıcılar, yankesiciler, kavgacılar; bunlardan başka Sultan Murad zamanında her şeye izin verildiğinden, nice salıncaklar, dönme dolaplar ve atlıkarıncalar kurulmuştu. Kimileri iner, kimileri binerdi. Kadın kılığına girmiş kimseler sürü sürü, bölük bölük gezer; kadın düşkünleri de onların arkasından dolaşıp pazarlık ederdi. Özellikle de nice gül yanaklı gençler akın akın, kol kola gezerek dertli âşıkların bağrını ezerdi. İşte bunlar bu şekilde etrafı temaşa ediyorlardı.
Fakat Sultan Murad hazretleri Tıflî’ye dönüp seslendi. Tıflî o anda, “Buyur padişahım,” deyince padişah, “Buralarda ne kadar da büyük şenlik olurmuş. Gençlerin de pek çokluğu var. Bugün gönlüm bir güzel genç seyretmek ister,” dedi. Tıflî’nin canı başına sıçradı; “Başıma bir bela gelecek,” diye düşündü. Gözleri yaşla doldu. Biçare Tıflî şaşkınlık içinde, “Padişahım, burada olan şenlik hiçbir şeye benzemez,” dedi. Fakat onlar ayaküstü etrafı seyredip berber dükkânlarına baktıkça Tıflî’nin aklı bir gelip bir gidiyordu; “Acaba bir güzel genç görecek mi?” diye endişeleniyordu.
Sonunda geze geze Dolmabahçe’ye geldiler. Bir süre eğlendikten sonra geri dönüp “ver elini Tophane” diyerek Tophane’ye geldiler. Fakat gezmekten karınları acıkmıştı. Doğruca bir çörekçi dükkânına geldiler. Sultan Murad, Tıflî’ye bakıp, “Ey Derviş Hüseyin, şuradan çörek alsan da yesek olmaz mı, âşık?” dedi. Tıflî de “Eyvallah âşık,” deyip giderek bir iki paralık çörek alıp geldi. Sultan Murad, “Ey Derviş Hüseyin, bunu bir yerde yiyelim,” dedi. Aşağı yukarı bakınırken o sırada Tophane’de bulunan ve İki Kapılı adıyla anılan meşhur bir berber dükkânının önüne geldiler. Sultan Murad, Tıflî’ye, “Ey Derviş Hüseyin, iki paralık kahve de alsak; şu dükkâna girip hem çöreği yesek hem de kahveyi içsek,” dedi. Tıflî, “Behey padişahım, öyle kalabalık yerde olmaz,” derken bir de baktılar ki İki Kapılı berber dükkânından öyle bir güzel genç çıktı ki gözler böylesini görmüş değildi. İki kolu sıvalıydı; elinde gümüş leğen, belinde ipek peştamal vardı. Üstü başı son derece temizdi; güzellikte sanki ikinci bir Yusuf’tu. Elindeki leğendeki suyu döküp tekrar içeri girdi. Allah’ın hikmeti, Sultan Murad onu görür görmez Tıflî’ye, “Bak Tıflî, işte ben girdim,” dedi; dükkâna doğru yürüyüp kapısını açarak içeri girdi.
Biçare Tıflî’nin canı başına sıçradı. Ne yapsın? O da ardından içeri girdi. Bir de gördüler ki dükkân kapı ağzına kadar dopdolu. Sultan Murad içeri girmiş bulunduğu için artık geri dönmeye utandı; içeri girdiğine de çok pişman oldu ama ne çare. Oturan dost meclisi bunların yüzüne baktıkça Sultan Murad büsbütün utandı. O sırada genç hizmetle meşgul olduğundan onları görmemişti. Bir süre sonra fark etti ki iki derviş gelmiş, ayakta duruyorlar; oturacak yer de yok. Hemen konuşup, “Hoş geldiniz, sefa geldiniz dede sultanlar,” dedi. Peştahtanın başında ak sakallı, ak sarıklı ihtiyar bir pir oturuyordu. Genç onun yanına varıp, “Şöyle dur,” dedi; ardından dervişlere dönerek, “Buyurun, sizler de şu araya geçin,” deyince Sultan Murad ile Tıflî o ihtiyarın yanına geçip oturdular.
Bunlar bir şekilde yerleştiler; fakat çöreği çıkarıp yemeye utandılar. Sonra ortalık biraz tenhalaşınca o ihtiyar bunlara el pençe divan durup, “Hoş geldiniz dede sultanlar, hangi diyarın selamını getirirsiniz?” diyerek büyük bir tevazu gösterdi. Onlar da, “Hoş bulduk, sefa bulduk baba,” dediler. Ardından Tıflî çöreği çıkarıp parçaladı, ihtiyara da “Buyur baba,” dedi. Böylece çörekten yediler, ardından kahveyi içtiler.
Sonra bunlar sohbet etmeye başladılar. Sultan Murad, Tıflî’ye, “Ey Derviş Hüseyin, madem gelmişken bir tıraş olalım,” dedi. Tıflî, “Ey Derviş Hasan, geç kalırız,” deyince Sultan Murad, “Zararı yok,” dedi ve gence dönerek, “Çelebi, bizi bir tıraş et,” diye seslendi. Genç de, “Olur sultanım,” deyip ayağa kalktı; eline peşkiri aldı ve edeple gelip Sultan Murad’ın boynuna koydu. Çünkü bu genç akıllı, sözden anlayan biriydi.
Sonunda başından külahını aldı, başını suyla ovdu. Hazır olunca usturayı eline alıp kayışa sürdü ve Sultan Murad’ı öyle güzel bir tıraş etti ki o yumuşak elleri Sultan Murad’ın başına dokundukça padişahın keyiften uykusu geldi. Ahmet, Sultan Murad’ı tamamen tıraş ettikten sonra eline ayna ile külahı aldı, “Sıhhatler ola,” diyerek ona verdi ve karşısında ayakta durdu. O ihtiyar da “Sıhhatler ola,” dedi. Orada bulunan dostlar da şaka yollu, “Sıhhatler ola dede sultan,” dediler. Sultan Murad da hepsine, “Eyvallah âşıklar,” dedi. Aynayı eline alıp yüzüne baktı, külahını başına giydi. Sonra elini koynuna sokup kendi kendine, “Şimdi çok altın versem kim olduğumu anlarlar,” diye düşündü ve hemen bir altın çıkarıp aynanın üzerine koydu. Genç aynayı eline alıp “Bereket versin,” dedi; altını peştahtanın üzerine koydu, aynayı da yerine bıraktı. Fakat orada bulunanlar bir dervişin bir altın verdiğini görünce birbirlerine bakışmaya başladılar. Peştahtanın başında oturan ihtiyar da bir altına, bir de dervişlere baktı ve hayret etti. İçinden, “Bunlar derviştir; demek ki bunlarda altın çok. Belki tıraştan hoşlandı, onun için verdi. Olmayacak şey değil,” dedi ve fazla üzerinde durmadı.
Sonunda Sultan Murad gence dönüp, “Bak a berber, sorması da ayıp ama isminiz nedir?” dedi. Genç, “Ey dede sultan, benim adım Ahmet’tir. Ya sizin adınız nedir?” diye sordu. Sultan Murad, “Ahmet Çelebi, benim adım Derviş Hasan’dır; bu dervişin adı da Derviş Hüseyin’dir,” dedi. Biraz daha sohbet ettiler. Sonra Sultan Murad Tıflî’ye dönüp, “Yeter artık Derviş Hüseyin, gidelim,” dedi. Tıflî de meclise uygun birkaç latife etti. Abalarını sırtlarına alıp, “Eyvallah, kerem sahipleri, sizlere dualar,” diyerek dışarı çıktılar. Onlar çıkarken hem ihtiyar hem de genç, “Hoş geldiniz, sefa geldiniz; dükkân benim değil, sizindir,” diyerek nezaket gösterdiler. Sultan Murad ile Tıflî buradan çıkıp bir kayığa bindiklerinde Tıflî’nin yüreği ağzına geldi. “Sultan Murad genci gördü,” diye düşünürken Sultan Murad hemen Tıflî’ye dönüp, “Ah Tıflî, şu oğlan gönlüme pek hoş geldi. Bir yolunu bulup onu elde etmelisin,” diyerek sıkı sıkı tembih etti. Böylece Bahçekapısı’na çıkıp saraya geldiler ve içki meclisine oturdular. O gece Sultan Murad hazretleri sabahı zor etti.
Ertesi gün yine aynı şekilde bir kayığa binip tebdil kıyafetle “doğruca İki Kapılı’ya” diyerek geldiler. Baktılar ki dükkân yine önceki gibi tıklım tıklım dolu. İçeri girip selam verdiler ve geçip yerlerine oturdular. O ihtiyar onlara “Hoş geldiniz, sefa geldiniz,” dedi. Bunlar da ihtiyarla sohbete başladılar. Fakat Sultan Murad, göz ucuyla etrafı süzdü ve orada oturan herkesin gencin güzelliğine baktığını gördü. O anda mümkün olsa hepsini öldürürdü; ama ne yapsın. O gün de akşama kadar oturdular. Çıkarken yine bir altın bırakıp, “Ey peder, dualarını eksik etme,” dedi. İhtiyar da “Sefa geldiniz,” diyerek onları ağırladı ve uğurladı. Bunlar iskele başına gelip bir kayığa bindiler, Bahçekapısı’na geldiler. Oradan çıkıp Yalı Köşkü’nden içeri girdiler. Sultan Murad hazretleri saltanat tahtına oturdu; gencin arzusu ve heyecanıyla işret meclisine daldı. Bazen sohbet edildi, bazen Tıflî Efendi daire çalıp beste okudu. Zevk tamam olunca da yatak odalarına çekilip dinlendiler.
Sabah olunca yine, “Haydi sevgilinin mahallesine,” diyerek yola çıktılar. Üç gün boyunca bu şekilde gidip geldiler. Fakat dördüncü gün seher vakti kalkıp tebdil-i kıyafetle yine “İki Kapılı’ya” diyerek geldiler. İçeri girip o ihtiyara selam verdiler ve oturdular. Fakat bir de baktılar ki berber dükkânının nuru gitmiş, yerine karanlık çökmüş; âlemin hâli değişmişti. Yani o güzel berber genci orada yoktu. Her gün dükkânda bulunan dostların çoğu da gelmemişti. Bunlar mecburen oturup beklediler; ne gelen vardı ne giden. İstemeye istemeye ihtiyarla sohbet etmeye başladılar. Fakat biçare gençten hiçbir iz yoktu; sanki onu rüyada görmüşler de uyanmışlardı. Sultan Murad düşünüp, “Galiba oğlan bir gezintiye gitmiştir,” diye kendi gönlünü böyle avutuyordu. Öğle geçti, gelmedi; ikindi geçti, yine gelen giden olmadı. Önceki gibi şenlik de yoktu. Evvelce dükkânın bir kapısından giren öteki kapısından çıkardı; şimdi ise dertli ihtiyar arpacı kumrusu gibi düşünceli düşünceli oturuyor, konuşacak hâli bile kalmıyordu. Bunlar da genci soramadılar. Sultan Murad baktı, akşam oldu; yine elini koynuna sokup bir altın daha bıraktı ve “Pirim, dualarını eksik etme,” diyerek kapıdan dışarı çıktı.
Yine bir kayığa binip giderlerken Sultan Murad, Tıflî’ye, “Bak a Tıflî, acaba bunun aslı nedir? Oğlan bugün hiç görünmedi. O ihtiyar onun ustası mıdır, yoksa babası mıdır? Pek düşüncelere dalmış. Bu işte bir hikmet var gibi. Şimdi bunu bana öğrenip bildirmelisin,” dedi. Gel de şimdi seyret hâli! Dertli Tıflî müneccim değildi ki remil atıp cevap versin. Aklı başından gitti ve, “Padişahım, elbette bunun bir sebebi vardır. Siz hiç üzülmeyin; inşallah yarın belli olur,” dedi. Böylece sohbet ederek Bahçekapısı’na yanaştılar ve Has Saray’a geldiler. Fakat o gece Sultan Murad düşünceden uyuyamadı; sabahı güçlükle etti.
Ertesi gün yine önceki gibi, “Doğruca İki Kapılı’ya,” diyerek geldiler. Kapıyı açıp içeri girdiler, selam verdiler. İhtiyar da ah vah ederek selamlarını aldı. Onlar da geçip oturdular. Sultan Murad baktı ki gençten yine hiçbir iz yok. Öldü mü, yoksa birileri mi kaçırdı, belli değildi. İhtiyar ise keder içinde oturuyordu. Bunlar da düşünmeye başladılar. İkindi vakti yaklaşmıştı, hâlâ ne gelen vardı ne giden. Tıflî Efendi baktı ki Sultan Murad bu sevdadan vazgeçmeyecek. Kendi kendine, “Ey Tıflî, bugün bu ihtiyardan bir haber almak gerek,” dedi. Sonra ihtiyara dönüp, “Baba, küstahlık olacak ama sana bir sorum var. Başın için doğru söyle; birkaç gündür sende büyük bir elem ve keder görüyorum. Bunun aslını bize de anlat,” dedi.
O ihtiyar bir ah çekti; sanki felek aynasını kararttı ve şöyle dedi: “Siz buraya bayramın ikinci günü gelmiştiniz. Burada eşsiz güzellikte bir genç vardı. O benim oğlumdu.” Bunu söyledikten sonra bir kez daha ah edip ağlamaya başladı. Sultan Murad ile Tıflî onun ağladığını görünce hemen düşünceye daldılar; “Acaba ölüm kadehini mi içti?” diye içlerinden geçirdiler. Sultan Murad yine Tıflî’ye işaret edip, “Niçin ağladığını sor,” dedi.
Tıflî tekrar, “Behey baba, lütfet, niçin ağlarsın? Senin ağlaman bizi de mahzun etti,” deyince ihtiyar şöyle dedi: “Behey dervişler, şimdi biliyorum ki sizin elinizden bir iş gelmez. Bari benim gönlüm de sizin gönlünüz de biraz ferahlasın. Canlarım, siz o gün kalkıp gittikten sonra biz de oğlumla dükkânı kapatıp eve gittik. O gece eğlendik. Sabah erkenden kalkınca ona, ‘Dükkân vakti geldi, git erkenden dükkânı aç,’ deyip gönderdim. O da ‘Olur,’ deyip kapıdan çıktı. Dükkâna gelirken, cihana velvele salan Sansar Mustafa dedikleri o vücudu ortadan kalkasıca adam...” dedi. Bunu duyar duymaz Sultan Murad ihtiyarın yüzüne dikkatle bakıp can kulağıyla dinlemeye başladı. Tıflî Efendi’nin de canı başına sıçradı; çünkü bu işte bir mesele olduğunu anlamıştı.
İhtiyar şöyle dedi: “O Sansar Mustafa yolda oğluma rastlamış; zorla, bileğinin gücüyle oğlumu alıp götürmüş. Nereye götürdüğü de belli değil.” Böylece sözünü bitirdi. Sultan Murad ihtiyardan bu sözleri işitir işitmez büyük bir öfkeye kapıldı; bütün vücudu titredi, başındaki külahı neredeyse bir karış yukarı kalktı. İhtiyara dönüp, “Bak baba, niçin böyle elem çekersin? Bu dünyanın kahramanı, zamanının Sâm-ı Nerîmân’ı olan Sultan Murad gibi bir padişah varken böyle azgın işler olur mu? Buna şaşılır,” dedi. İhtiyar, “Behey dede sultan, Sultan Murad’ın böyle şeylerden haberi yoktur. Sizin sözünüz de doğrudur ama buraya tebdil-i kıyafetle gelse belki inanırım. Yoksa ben gidip şikâyet edemem; sonra Sansar bunu duyarsa hâlim harap olur,” dedi. Sultan Murad, “Bak baba, sakın hiç üzülme. Allah kerimdir. Şimdilik seni Allah’a ısmarladık,” deyip kapıdan dışarı çıktı. Fakat öfkesi son haddindeydi; gözleri kan çanağına dönmüş, göğsü çifte davul gibi güm güm atıyordu. Bir kayığa binip “doğruca saraya” diyerek gittiler. Saraya varınca kılıklarını değiştirip başka elbiseler giydiler ve Sultan Murad tahtına oturdu.
O anda, “Tez bana Tıflî’yi çağırın,” diye emretti. Öyle öfkelenmişti ki vücudundaki damarlar dışarı fırlamış gibiydi. Hemen gidip Tıflî’ye haber verdiler. Tıflî de bildiği bütün duaları okuyarak içeri girdi, yer öpüp ayakta sessizce durdu. Sultan Murad’ın hâlini görünce sonbahar yaprağı gibi tir tir titremeye başladı; ayakta duracak gücü kalmadı. Yine de biçare mecburen, “Buyur hünkârım, şerefli hizmetiniz nedir?” dedi. Sultan Murad öfkesinden iki dizi üzerine doğrulup, “Bak Tıflî, ceddimin ruhu için seni öldürürüm. O Sansar Mustafa denen alçağı bulup haberini alacaksın,” dedi. Öfkesi tarif edilecek gibi değildi; çünkü ihtiyarın oğluna büyük bir ilgi duymuştu, bu yüzden hiddeti son haddine varmıştı. Dertli Tıflî bir kez Sultan Murad’ın yüzüne baktı; onu adeta esir edilmiş bir arslan gibi gördü, sanki Tıflî’nin üzerine atılacaktı. Biçare Tıflî kendinden geçer gibi olup, “Padişahım, öfkeye kapılmayın. Çözülemeyecek iş yoktur; elbette ele geçer,” dedi.
O sırada Sultan Murad’ın Hacı Subaşı adında bir subaşısı vardı; hırsızı da katili de izinden tanırdı. Hemen Tıflî’nin aklına Hacı Subaşı geldi. Tekrar yer öpüp, “Padişahım, sizin dünyada öyle bir kulunuz vardır ki benzeri dünyaya gelmemiştir. Şimdi zindanda Hacı Subaşı derler; onu buraya çağırıp emredin, Sansar’ı o bulsun,” dedi. Bunun üzerine padişah hemen emretti ve bir haseki gönderip, “Tez bana onu çağırın,” dedi. Haseki zindana gidip selam verdi ve, “Ey Hacı Subaşı, buyurun; şevketli hünkârımız sizi istiyor,” dedi. Hacı Subaşı’nın canı başına sıçradı. “Ey haseki ağa, hayrola, işin aslı nedir?” diye sordu. Böyle konuşa konuşa Saray-ı Hümayun’a geldiler.
Hacı Subaşı içeri girip yedi yerde baş koydu, sonra ayakta durdu. Sultan Murad hemen ona dönüp, “Bak Hacı Subaşı, bugünden sonra kendini yok bil. Bu zamanda Sansar Mustafa adında atak bir veledizina varmış. Onu nerede olursa olsun bulup bağlı olarak huzuruma getirmelisin. Yoksa onun yerine seni astırırım,” dedi. Hacı Subaşı ile Tıflî yer öpüp, “Behey padişahım, inşallah devletiniz sayesinde öküz boynuzuna girse bile onu bulup huzurunuza getiririz,” dediler. Sonra saraydan çıkıp Allah’a şükrettiler ve Hacı Subaşı’nın evine gittiler. Halvet bir odaya girip bir gün bir gece türlü türlü çareler düşündüler. Sonunda Tıflî Efendi Hacı Subaşı’ya dönüp, “Bak Hacı Subaşı, ben bir şey düşündüm; bakalım makul görür müsünüz?” dedi. Hacı Subaşı, “Buyurun sultanım,” deyince Tıflî Efendi şöyle dedi: “Şimdi İstanbul’da ne kadar arüfte varsa hepsini deftere geçirip huzuruna toplasanız; içlerinden meşhur ve atak olanları ayırıp durumu onlara anlatsanız. ‘Hanginiz Sansar Mustafa’yı bulur veya yerini haber verirse ona iki yüz altın verilecek; ayrıca arüftelik menşuru eline verilecek, bundan sonra beğendiği yerlerde eğlenmesine kimse engel olmayacak; padişahımızdan da büyük ihsan alacak’ deseniz olmaz mı?” Hacı Subaşı, Tıflî Efendi’den bu sözü işitince, “Pek makul sultanım, güzel düşünmüşsünüz,” dedi. Hemen İstanbul’un dört bir yanına adamlar gönderdi ve o kadar çok arüfte topladı ki tarif etmek mümkün değildi.
Bu arüfteleri evine getirdi, onları üç gruba ayırdı; içlerinden söz anlayan, gönül almasını bilenleri seçti. Sonra Hacı Subaşı bunların içinden beş altı kadın daha ayırdı; ötekilerine de sıkı sıkı tembih ederek, “Bakın, bu sırrı kimse bilmesin,” dedi ve hepsini salıverdi. Altı kadını ise yanına alıp Tıflî Efendi’nin huzuruna getirdi. “Efendim, öbür kadınları salıverdim. İşte bunlar söz anlar kimselerdir. Siz de bakın; bunların içinden güzel ve işveli birini bulun da onu görevlendirelim,” dedi. Tıflî Efendi ise, “Vallahi birader, ben ömrümde kadın düşkünlüğü etmedim; anamı bile sevmem. Bu işin ilminden yine sen anlarsın,” dedi.
Subaşı, “Canım, bu iş her kadının harcı değildir. Bize öyle bir kadın lazımdır ki binlerce mirasyedi çelebiyi avlamış olsun; paraları bitince de ensesine bir tokat vurup Gedikpaşa külhanının mütevelliliğini versin,” dedi. Bunun üzerine kadınların içinden biri ortaya çıkıp, “Canım subaşı ağa, bu meseleyi ben kulunuza anlatın; bir yoluna bakayım,” dedi. Subaşı, “Şimdi İstanbul’da Sansar Mustafa adında meşhur bir çelebi varmış. Onu bilir misin?” diye sorunca kadın kahkahayla güldü ve, “Efendim, bu da iş mi?” dedi. Hacı Subaşı Ağa, “Her kim onu ele geçirir veya ondan bir haber alırsa işte iki yüz altın; ayrıca arüftelik menşurunu eline alır. Bundan başka padişahtan da büyük bir ihsan görür,” dedi. Kadın, “Efendim, bunda bu kadar acele edecek ne var? O bir şey değildir. Bizler kalyon batırdık; bu sandal bile olmaz,” dedi. Sonra subaşıya ve Tıflî Efendi’ye veda edip kapıdan dışarı çıktılar.
Herkes evine gidip fahişelik torbasını önüne koyarak düşünmeye başladı. Subaşı ile konuşan kadının adı Rukiye Hanım’dı. Bu Rukiye Hanım’ın beş on kadar cariyesi vardı; fahişelikte meşhur ve eşsizdi. Rukiye Hanım el çırpıp cariyelerini çağırdı. Onlar da gelip, “Buyurun sultanım,” dediklerinde, “Bugün sizinle gezintiye gidelim; çünkü iş başka türlüdür,” dedi. İki üç cariye aldı, kendisi de süslenip hazırlandı ve kapıdan dışarı çıktı. Oradan buradan geçerek Bahçekapısı’na geldiler; bir kayığa binip Tophane’ye çıktılar. Bu kadın öyle bir edayla yürüyordu ki onu görenlerin aklı başından gidiyordu.
Fakat bu zamanın fettan kadını böyle bir kıyafetle Dolmabahçe’ye doğru giderken bizim hikâyemiz Sansar Mustafa’ya geldi. O gün Sansar Mustafa, oğlanı alıp odasına getirmiş; hemen gidip ona gösterişli bir kat elbise diktirmişti. Başına güzel bir şal, sırtına buz gibi bir fermene, altına eşsiz bir şalvar, ayağına temiz bir kalyoncu yemenisi ve bir de al kaput alıp getirdi; bunları oğlana giydirdi. Oğlan bu kıyafetlerle öyle bir güzellik kazandı ki görenler hayran olurdu. Sansar Mustafa’nın odası Mumhane Kapısı’nda, Panayot adlı bir meyhanecinin meyhanesinin üstündeydi; orada yatıp kalkardı. Fakat oğlan orada kapalı kalmaktan usandı. Bir gün Sansar Mustafa’ya dönüp, “Canım ağa, burada canım pek sıkıldı. Hem bugün cuma günüdür; seninle bir Dolmabahçe gezintisi yapalım,” diye çok yalvardı. Sansar Mustafa da Ahmet’in hatırını kıramayıp “Olur,” dedi ve ikisi yola çıktılar.
Böylece Dolmabahçe’ye gelip gezmeye başladılar. Seyirciler, Sansar Mustafa’nın yanında oğlanı görünce hepsi hayran kaldılar. Fakat kimin haddineydi ki bir şey söyleye? Çünkü Sansar Mustafa dediğimiz yiğit, son derece cesur, heybetli ve güçlü kuvvetli bir adamdı. Bunlar Dolmabahçe’yi gezip geri döndüler. Oğlan kendi keyfinde, dört bir yanı seyrederek geliyordu; fakat Sansar’ın kulağı kirişteydi.
Böyle gelirlerken oğlan, “Canım ağa, senden bir şey rica edeceğim; acaba sözüm geçer mi?” dedi. Sansar Mustafa, “Söyle bakalım, senin sözün canıma geçer,” deyince oğlan, “Sekiz dokuz gündür sen benimle zevk ve sefa sürdün. Ne olur şimdi bana bir kadın ayarlasan da ben de bu gece senin sayende bir kadınla eğlensem,” dedi. Tam böyle konuşurken karşıdan bir kadın göründü; arkasında dört beş cariyesi vardı ve öyle bir edayla yürüyordu ki düşkün âşığın hâlini anlatmaya imkân yoktu. Oğlan bu kadını görünce Sansar Mustafa’ya dönüp, “Efendim ağa, işte şu gelen kadına bir söz atıp onu ayartmalısın,” dedi. Sansar, “Bre oğlan, olmaz,” dedi. Oğlan, “Beni seviyorsan elbette olmalıdır,” diye ısrar etti. Sansar, “Şimdi ben bu kadına ne söyleyeyim?” dedi. Oğlan, “Ne söylersen söyle,” deyince Sansar, “Lâ havle ve lâ kuvvete,” dedi ve ekledi: “Bre oğlan, ben ömrümde kadınlarla konuşup kadın peşinde koşmuş adam değilim. Şimdi bu kadına ‘Bak kadın, bizim oğlan senden birlikte olmak ister, gel bizim oğlana yüz ver’ desem kadın beni maskara eder. Bizi kendi hâlimize bırak.” Fakat oğlan yine ısrar edip, “Elbette ayart,” dedi.
Sansar baktı ki kurtuluş yok; “Acaba ne söylesem?” diye düşünerek yürürken Rukiye Hanım da bunları uzaktan gördü. Cariyesinin elinden bir gül alıp kendi eline aldı ve bunlara doğru yürümeye başladı. Yaklaştığında Sansar atılıp, “Bak kadın, nereye gidiyorsun? Sana söyleyecek çok sözüm var ama hele uğurlar olsun,” dedi. Kadın kahkahayla güldü. Sansar oğlana dönüp, “Bre puşt, işte kahpe, işte sen. Ne söyleyeceksen sen söyle; ben bu dilden anlamam,” deyip geri çekildi. Oğlan yaklaşıp kadınla konuşmaya başladı. Sansar kendi kendine, “Bu da başka bir ilimmiş,” dedi. Çünkü canım, kadın düşkünlüğü deyip geçme; sanatların içinde kadın ayartma işi saatçilikten bile zordur, her adamın harcı değildir.
İşte oğlan kadına yalvarıp yakarmaya başladı. Kadın da bin naz ve işveyle sözü tamam etti. Oğlan, “Buyur efendim, bizim arkamızdan gelin,” dedi. Kadın da geri dönüp bunların peşinden ayrılmadı. Böylece gelip Panayot’un meyhanesine vardılar ve arka kapıdan hanımı yukarı çıkardılar. Hanımı odaya aldılar. Hanım yaşmağını ve feracesini çıkarıp sedire oturdu. O sırada Sansar Mustafa hemen Panayot’u yukarı çağırdı. Panayot yukarı gelip, “Ne istersin Mustafa ağam?” deyince Sansar, “Ey Panayot kethüda, durum malum. Bugün senden öyle hazır ve mükemmel bir meclis isterim ki eksiksiz olsun,” dedi. Panayot, “Olur, başüstüne,” deyip aşağı indi; bunlara olabilecek en güzel şekilde bir meclis hazırladı, yukarı çıkarıp önlerine koydu.
Bunlar da meclisin başına miskal kamışı gibi dizildiler. Hanımın sakiliğini yapan bir cariyesi vardı. Hemen kollarını sıvadı; bir eline sürahi, bir eline kadeh aldı. Kadehi sürahiden doldurup, “Önce saki, sonra baki,” diyerek içti. Ardından hanıma, sonra Sansar Mustafa’ya, sonra Ahmet’e, daha sonra da cariyelere sundu. Bu şekilde bade içmeye başladılar; cariyeler de bülbüller gibi şakımaya koyuldular. Rukiye Hanım Ahmet’in boynuna sarıldı, Ahmet de hanımın boynuna sarıldı; birbirlerini öpüp okşamaya başladılar. Dertli Sansar ise bunların birbirlerine öpücük alıp verdiklerini görünce hemen kalkıp bir köşeden onları seyretmeye başladı. O sırada Ahmet’in sabrı kalmadı; hanımın uçkurunu çözdü ve onunla birlikte oldu.
Hanım Ahmet’ten hoşnut kalınca meclisi baştan tazelediler. Hepsi iyice keyiflendiler. O sırada kadın, sarhoşluğun etkisiyle söze gelip kendi kendine, “Bre başına kustuğum Hacı Subaşı! Senin iki yüz altınına tamah edip böyle şehbaz bir yiğidi ele vermekle yanlış mı yapıyorum? Böyle yiğidi doğuran ana üçe beşe doğursun; böyle şehbaz bin yaşasın,” dedi. Fakat öte yanda Sansar Mustafa’nın kulakları kirişteydi. Çünkü canım, bu Sansar Mustafa dediğimiz çelebi çok şey görmüş, bin kere kalyon batırmış, nice maceralar yaşamış kurnaz bir yiğitti; başından geçenler çok olduğundan her şeye dikkat kesilirdi. Kadından böyle tehlikeli bir söz işitince renk vermedi, bir süre aldırmaz göründü. İçinden, “Ey Sansar, demek bundan sana bir zarar gelecekmiş. Çünkü bize göre böyle bir kadın avlanıp da meyhane köşesine oturmaz. Bu işte bir iş var. Bakayım daha ne söyleyecek,” dedi. O tarafa hiç bakmadan bütün dikkatini kadının sözlerine verdi.
Kadın keyiflendikçe türlü türlü sözler söylüyordu. Sansar içinden, “Söyle ey zamanın kahpesi, söyle. Sen buraya eğlenmeye gelmemişsin, meğer casusluk etmeye gelmişsin. Şimdi devran senindir; söyleyeceğin ne varsa bu gece tamamla. Çünkü bu geceden sonra sana sağlık yoktur,” dedi. Sonra dışarı çıkacakmış gibi yapıp hemen kadının arkasına geçti. Koynundan çalar saat gibi ses çıkaran, ateş renginde bir Cezayir palası çıkardı ve geçer gibi yaparak öyle bir vurdu ki kadının kellesini top gibi ortaya yuvarladı.
Bütün bunlar olup bitince cariyeler kendilerine gelip feryat edecek oldular. O anda Sansar onlara, “Susun bre melunlar! Şimdi sizi de bunun yanına gönderirim,” dedi ve üzerlerine yürüdü. Onlar da sustular, artık bir şey söyleyemediler. Fakat bu olay sırasında yine de bir şamata kopmuştu. Bu sesi Panayot işitti ve kendi kendine, “Sansar bu gece bir iş çıkarmıştır,” dedi. Can havliyle yukarı çıktı ve kapıyı çaldı. Sansar kalkıp kapıyı açtı. Panayot içeri girince ortalığı kan revan içinde, yerde bir kadın ölüsü yatarken gördü; aklı başından gitti. Sansar’a dönüp, “Aferin Mustafa, dostluk olacaksa böyle olsun,” dedi. Sansar da, “Ey Panayot kethüda, bunda bir şey yoktur,” diye karşılık verdi. Bu Panayot dediğimiz adam zengin bir gayrimüslimdi; Kapıdağı’nda birkaç kayığı işlerdi. Sansar, “Bak Panayot, böyle durmakla olmaz. Hemen cariyeleri yalı kapısından bir sandala koyup gemiye götür; onları Kapıdağı’na götürsünler,” dedi. Panayot da cariyeleri alıp gemiye koydu ve Kapıdağı’na gönderdi.
Sabah olunca Sansar yerinden kalktı, kılık değiştirdi ve baltacı oldu. Başına külah, sırtına dolama, ayağına çakşır giydi; sanki otuz yıllık bir baltacı kesildi. O sırada oğlanın üzerine kapıyı kilitleyip oradan çıktı. İskeleye geldi, bir kayığa bindi ve Unkapanı’na yanaştı. Oradan karaya çıkıp doğruca Saraçhane’ye gitti. Bir sandıkçının dükkânının önüne gelip, “Sizin kethüdanızın dükkânı hangisidir?” diye sordu. Adam da dükkânı gösterdi. Bunun üzerine Sansar kethüdanın dükkânına geldi. Bu sandıkçılar kethüdası ehlikeyif bir adamdı; adına Hacı Hasan derlerdi. Keyfine düşkün olduğundan çoğu zaman kahve dükkânında otururdu. Baltacı ağa gelip kethüdayı sorunca kalfalar, “Baltacı ağa, ustamız şimdi kahve içmeye gitti. Gerekirse çağıralım,” dediler. Sansar da “Çağırın,” deyip dükkâna ilişti.
Çıraklardan biri gidip ustasına, “Sizi saraydan gelmiş bir baltacı ağa istiyor,” dedi. Kethüda aceleyle geldi; baktı ki baltacı dükkânın köşesinde oturuyor. Kethüda, “Hoş geldiniz, sefa geldiniz, yukarı buyurun. Bre oğlan, ağaya çabuk kahve getir,” dedi. Çırak gidip kahveyi getirdi. Sansar kahveyi içerken kethüda, “Efendim, ne hizmet için geldiniz?” diye sordu. Sansar, “Birkaç tane sandık isterler; fakat büyük isterler,” dedi. Bunun üzerine kethüda kalkıp Sansar’ın istediğinden de fazla beş on sandık indirdi. Sansar, “Bundan daha var mıdır?” diye sorunca kethüda, “Evet efendim, kırk elli kadar vardır,” diye cevap verdi. Sansar, “Canım kethüda, bunu şimdi götürelim. Eğer beğenilirse gelip hepsini alırım,” dedi. Kethüda da, “Olur, pek makul baltacı ağa,” dedi. Sansar, “Burada bir hamal varsa gelip götürsün,” deyince kethüda çırağına, “Git oğlan, Kürt Oğlu’nu tez çağır, gelsin,” dedi.
Çırak gidip hamalı getirdi. Hamal ipi sandığa bağlayıp sandığı sırtladı. Baltacı ağa kethüdaya, “Dualarını eksik etme ağa,” deyip hamalın önüne düştü. Doğruca Unkapanı’na geldiler. Sandığı hamalın sırtından indirip bir kayığa koydular. Sansar hamalın ücretini verdi, kendisi de kayığın kıçına oturdu. Kayıkçı, “Baltacı ağa, nereye gideceksiniz?” diye sorunca Sansar, “Mumhane’ye,” dedi. Kayıkçı onu hemen Mumhane’ye götürüp yanaştırdı. Sansar kayıktan çıktı, bir hamal çağırıp sandığı onun sırtına verdi ve Panayot’un meyhanesine getirdi. Orada sandığı hamalın sırtından indirtti, hamala beş on para verip onu gönderdi.
Akşam olunca yine önceki usul üzere meclisi hazırlattı ve Ahmet ile içki içmeye başladı. Sonra kalkıp cesedi iki parçaya ayırdı ve sandığın içine koydu. Hemen yerinden kalktı, sandığı sırtına aldı; meyhanenin yalı kapısından çıkıp bir sandala bindi. İki kürek takıp çeke çeke Sarayburnu’nun karşısına geldi. “Bismillah” deyip bir eliyle sandığı denize bıraktı. Sonra geri dönüp öyle kuvvetli kürek çekti ki tarif edilemez. Hemen gelip sandalı yerine bağladı; yalı kapısından içeri girip odasına çıktı ve yine Ahmet ile işret meclisine oturdu.
Sabah olunca, Allah’ın hikmeti, Sultan Murad o gece bir rüya görmüş fakat gördüğü rüyayı unutmuştu. Yatağından kalkıp düşünceli düşünceli dururken Ahmet’in hâli aklına geldi. “Acaba ne oldu?” diye düşündü. İncili Köşk’e gelip oturdu ve eline dürbünü alıp etrafı seyretti. Bir de baktı ki Kızıl Adalar tarafında denizde bir şey gâh batıyor gâh çıkıyor. “Acaba bu nedir?” dedi. Hemen Tıflî’yi çağırttı. Tıflî de dürbünü eline alıp baktı ama ne olduğunu anlayıp cevap veremedi. Bunun üzerine Sultan Murad, “Tez bana miço bostancıbaşıyı çağırın,” diye emretti. Hemen gidip miço bostancıbaşıyı çağırdılar. O da gelip yer öpüp, “Ferman nedir, buyur hünkârım,” dedi. Padişah, “Tez git; sandal ile Kızıl Adalar tarafında denizde batıp çıkan bir şey var. Her ne ise haberini alıp çabuk gel,” dedi. Miço, “Ferman şevketli hünkârımındır,” deyip hemen dışarı çıktı, sandal hazırlatıp gitti. Bir anda oraya ulaştılar; baktılar ki kilitli büyük bir sandık. Yanına yanaşıp sandığı sandalın içine aldılar ve kürek çekerek geri döndüler. Yalı Köşkü’ne çıkıp sandığı güçlü kuvvetli bir hasekinin sırtına verdiler; padişahın huzuruna geldiler, sandığı yere koyup yer öptüler.
Sandığın kilidinin açılması emredildi. Haseki el atıp kilidi açtı; kapağı kaldırıp içine bakar bakmaz hemen kapattı ve geri çekildi. Miço onun yüzüne bakıp, “Ne haber?” diye sordu. Haseki sandığı işaret etti. Miço sandığı açmak istedi; o da içindeki hâli görünce hemen kapattı. Sultan Murad bunu görüp, “Ne oldunuz? Sandığı açıp niçin kapatırsınız?” dedi. Miço bostancıbaşı yer öpüp, “Padişahım, durum şöyledir,” diye meseleyi anlatınca padişah tarif edilemez bir öfkeye kapıldı. “Bu ne iştir? Benim saadetli zamanımda böyle şeyler olur mu?” dedi; ağzından burnundan alevler çıkmaya başladı. Karşısında bulunan Tıflî ve diğerleri bu hâli görünce akılları başlarından gitti; ayakta duracak güçleri kalmadı. Sultan Murad da öfkesinden ne yapacağını bilemeyip, “Gidin, bana subaşı ile asesbaşını çağırın,” dedi.
O sırada hasekilerden biri bir çevik ata binip doğruca zindana gitti ve ikisine birden, “Sizi şevketli hünkârımız istiyor,” dedi. Onlar da, “Hayrola, acaba işin aslı nedir?” diye sordular. Haseki, “Aslını sonra duyarsınız,” dedi ve onları alıp getirdi. Onlar da bildikleri duaları okuyarak padişah divanına geldiler, yer öpüp durdular. Sultan Murad onların geldiğini görünce öfkeyle dönüp, “Bre nâbekârlar! Benim saadetli zamanımda olan işler nedir?” dedi. Asesbaşı ve subaşı tekrar yer öpüp, “Devletli hünkârım, üzülmeyiniz. Bu iş de Sansar’ın işidir. Artık ele geçmesi kolay oldu. İnşallah yakında onu ele getiririz. Hünkârım, Tıflî Efendi’yi de bizimle birlikte görevlendirin,” dediler. Sultan Murad, Tıflî’yi ve ayrıca pek çok hasekiyi onların yanına verdi; çünkü Tıflî tedbirli bir adamdı.
O anda sandığı dışarı çıkardılar; içindeki kadını denize bıraktılar, sandığı da iyice temizlediler. Tıflî Efendi, “Şimdi hepimiz tebdil-i kıyafet olalım. Bu sandığı alıp doğruca Saraçhane’ye gidelim. Orada sandıkçıların kethüdasını bulup bu sandığın kimin işi olduğunu öğrenelim. Sonra iş kolaylaşır,” dedi. Oradan çıkıp sora sora Saraçhane’ye geldiler. İçeri girince Tıflî Efendi sandığı eline aldı, bir sandıkçının önüne gelip, “Usta, bu sandık kimin işidir?” diye sordu. Adam, “Efendim, bizim kethüdanın işidir,” dedi. Tıflî Efendi, “Hangi dükkândır?” diye sorunca adam, “Bu sırada dördüncü dükkândır,” dedi. Böylece asesbaşı, subaşı ve Tıflî Efendi o dükkâna doğru gittiler.
Bu sırada kethüda hiçbir yere gitmemiş, “Şimdi baltacı ağa gelir,” diye yolu gözlemekteydi. Bunlar gelip selam verdiler. Tıflî Efendi, “Ey usta, bu sandık kimin işidir?” diye sordu. Kethüda baktı ki bu, dün baltacı ağaya verdiği sandıktır. “Evet efendim, ben bunu dün bir baltacı ağaya verdim. Bana, ‘Şu anda Eski Saray baltacılarındanım; adıma Çarşamba Gecesi Perşembe Oğlu derler. Efendimiz birkaç tane sandık ister. Fakat ben bunu alıp götüreyim; eğer beğenilirse geri kalanlarını gelip alırım,’ dedi. Bir akçe bile vermeden gitti. Sultanım, eğer o hizmet için geldiyseniz bende bu sandıktan çok vardır,” diyeceğini sandı. Fakat Tıflî hasekilere işaret etti; kethüdayı tutup bağladılar. Dertli adam neye uğradığını şaşırdı, konuşacak hâli kalmadı. Tıflî, “Korkma adam, sana bir şey yok. Fakat şu sandığı götüren hamalı bilir misin?” deyince kethüda bir ah çekti. Hemen çırağını gönderip Kürt Oğlu adlı hamalı çağırttılar.
Hamal da yük var sanıp aceleyle geldi. Tıflî, “Bak hamal, bu sandığı sen mi götürdün?” diye sordu. Hamal, “Evet sultanım, dün bir baltacı ağa geldi; kethüdadan alıp ben götürdüm,” deyince kethüdayı salıverdiler, hamalı tuttular. Hamal neye uğradığını anlayamadı. Tıflî, “Sakın korkma, sana bir şey yok. Fakat bu sandığı hangi iskeleye götürdün?” deyince hamal, “İki gözüm ağa, Unkapanı’na götürdüm, bir kayığa koydum,” dedi. Tıflî, “Kayıkçıyı bilir misin?” diye sorunca hamal, “Evet, bilirim,” dedi. Hasekiler hamalı iki yanından tutup “Doğru Unkapanı’na,” diyerek yola çıktılar. Kethüda ise hemen dükkânın içine girip sırtüstü yere yıkıldı. Bir süre sonra aklı başına gelip kalktı; eşi dostu yanına gelip hâli sorunca olanları anlattı. Sonra dükkânı kapatıp evine gitti; korkusundan üç ay hasta yattı, işinden gücünden kaldı.
Bunlar Unkapanı’na gelip kayıkçılar kethüdasını buldular. Tıflî Efendi kendini tanıtıp, “Bak kethüda, bu iskelede ne kadar kayıkçı varsa hepsini bilir misin, hepsine kefil misin?” dedi. O da, “Evet sultanım, hepsine kefilim,” dedi. Hamal ileri çıkıp, “Dün ben buraya bir baltacı ağayla bir sandık getirdim; buradan bir kayığa koydum,” deyince kethüda, “Evet, doğru söylersin. Fakat sandığı hangi kayığa koydun? Kayıkçısı nasıl bir adamdı, bilir misin?” diye sordu. Hamal, “Şöyle çil yüzlü bir adamdı,” deyince kethüda, “Evet efendim, şimdi anladım; ona Çil Mustafa derler. Şimdi karşıya gitti,” dedi. Orada bağlı bir kayık duruyordu. Kethüda, “Bre Ahmet, Mahmut’u al, şu kayığa binin; karşıdan Çil Mustafa’yı çabucak alıp getirin,” dedi. Onlar da hemen gidip Çil Mustafa’yı alıp getirdiler.
Hamal onu görünce, “İşte bu adamdı sultanım,” dedi. Bunun üzerine hamalı salıverdiler, kayıkçıyı tuttular. “Bu sandığı sen mi götürdün?” diye sordular. O da, “Evet efendim, ben götürdüm. Mumhane iskelesine bir baltacıyla çıkardım; orada bir hamala verdi,” dedi. Tıflî Efendi, “Hamalı bilir misin?” dedi. Kayıkçı, “Niçin bilmeyeyim? O civarda bekçidir, adına Recep derler,” dedi. Hemen kayıklara bindiler; kayıkçıyı da yanlarına alıp Mumhane iskelesine geldiler. Hasekiler karaya çıktı. Onlar yanaşırken, Allah’ın emriyle kayıkçı hamalı gördü ve onlara gösterdi.
O anda hamalı tuttular. Tıflî Efendi kayıkçıya ikramda bulundu, sonra karaya çıkıp hamala döndü: “Sakın korkma, burada sana bir şey yok. Fakat bu sandığı sen mi götürdün?” dedi. Hamal, “Evet sultanım, dün bir baltacı ağa bana verdi; ben de onunla birlikte Panayot’un meyhanesine getirdim,” dedi. Tıflî Efendi, “Bak hamal, sen o meyhaneyi bilir misin?” diye sordu. Hamal, “Burada ne kadar meyhane varsa hepsini bilirim,” dedi ve onların önüne düşüp Panayot’un meyhanesine geldi. “İşte efendim, budur,” diyerek meyhaneyi gösterdi. Hemen hamalı salıverdiler. Tebdil gezen görevliler birbirlerine haber verip meyhanenin dört bir yanını kuşattılar; çevredeki meyhaneleri bile sardılar ve hep birden baskın yaptılar. Meyhanelerin ve evlerin içinde kim varsa, hatta beşikteki çocukları bile tutup Tıflî Efendi’nin karşısına getirdiler. Fakat Sansar’dan bir iz yoktu. Panayot’u yakalayıp sıkıca bağladılar; diğerlerini salıverdiler. Panayot’u alıp oradan kayıklara bindiler ve doğruca Sultan Murad hazretlerinin huzuruna getirdiler. Yer öpüp ayakta durdular.
Sultan Murad onlara, “Hani Sansar? Getirdiniz mi?” deyince Tıflî tekrar yer öpüp, “Padişahım, Sansar’ın yatağı işte bu kâfirin meyhanesi imiş,” dedi ve sustu. O anda Sultan Murad öfkeyle Panayot’un yüzüne bakıp, “Bak kâfir, doğru söyle; bu iş nasıl oldu?” dedi. Panayot yer öptü; inkâr edecek hâli kalmadığından, “Devletli hünkârım, Sansar Mustafa dedikleri kişi bir cellat gibidir. Onu meyhaneye almasam bir gece gelir, meyhanede kim varsa hepsini ve beni öldürür,” dedi ve sustu. Sultan Murad bunları işitince, “Bak kâfir, eğer bu Sansar’ın yatak yerini bilir ve söylersen seni serbest bırakırım,” dedi. Bunun üzerine Panayot hemen, “Padişahım, şimdi Sansar Mustafa’nın Tahtakale’de bir babalığı vardır; mesleği berberdir. İkindi vakti olunca orada oyalanır, akşam ezanıyla da meyhaneye gelir. O gelmeden kapıları kapatmaya gücüm yetmez,” dedi ve sustu. Sultan Murad Panayot’u serbest bıraktı. Sonra hemen emredip, “Gidin, berber dükkânını basın,” dedi. Asesbaşı, subaşı ve Tıflî Efendi yer öpüp elli altmış kadar hasekiyle yola çıktılar. Panayot’un verdiği bilgiyle berber dükkânına varıp etrafını kuşattılar.
O sırada Sansar Mustafa, Ahmet’iyle birlikte babalığı olan berberin yanına gelmiş, onunla sohbet ediyordu; başına geleceklerden haberi yoktu. Fakat babalığı olan berber, meyhanenin basıldığını haber almıştı. Sansar’a dönüp, “Bak oğlum, İstanbul’da adın iyice yayıldı. Sana nasihatim şudur: Uzaktan kulağıma geldiğine göre senin kaldığın meyhaneyi basmışlar; ne için bastıklarını bilmem. Gel oğul, Ahmet’ini al da bu diyardan birkaç zaman uzaklaş, başka bir yerde eğlen,” dedi. Sansar ise, “Behey baba, böyle korkunç sözleri bırak da başka şeylerden konuşalım,” derken bir de baktılar ki dükkânın camları karardı. Gelenler yığılmıştı: subaşı, asesbaşı, adamları, hasekiler ve özellikle seyirciler sokakları kat kat doldurmuştu. Fakat asesbaşı, subaşı ve Tıflî Efendi berber dükkânının kapısını açıp içeri girmeye korkuyor, “Ne yapalım?” diye düşünüyorlardı. Subaşı dışarıdan, “Bak Sansar Mustafa, gel oğul, kendi isteğinle çık; sana ölüm yoktur,” dedi. Fakat Sansar bu sesi işittiği hâlde hiç cevap vermedi.
O anda Sansar’ın babalığı olan berber bu sesi işitip ona döndü ve, “Gördün mü oğul, sözüm fena mıymış?” dedi. Bunun üzerine Sansar’ın başından bela yağmuru aşmış oldu. Ama Sansar dediğin adam da kağan aslan gibiydi. Birden ayağa kalktı, babalığıyla helalleşti; başındaki şalı çıkarıp beline doladı, sırtındaki mintanı koluna sardı. Sonra Ahmet’e dönüp, “Ey gözümün nuru Ahmet’im, seni bütün varlığı yoktan var eden Allah’ın birliğine emanet ettim. Ben şimdi buradan inşallah bir yolunu bulup kurtulurum. Fakat kapıyı açtığım gibi sen de benimle beraber atıl,” dedi. Dışarıdakiler ise kapının önünde, “Gel, çık,” diye baskı yapıyorlardı. Sansar baktı ki olacak gibi değil. “Bak asesbaşı, subaşı ağa, ben burada kolay kolay ele girip kendimi size teslim edeceklerden değilim. Arada çok adam helak olur,” dedi. Ardından kapıyı açıp öyle bir atıldı ki herkes parmağını ısırdı; Ahmet de hemen arkasından fırlayıp yürüdü.
Subaşı bu hâli görünce, “Vurun, ölsün!” diye bağırmaya başladı. Bütün dükkâncılara haber verildi; onlar da hazırlandılar. Dükkân ehli malum; hâli bilen bazıları ise içlerinden, “Ya Rabbi, şu yiğide fırsat ver,” diye dua ediyordu. O anda Sansar Mustafa koynundan bir pala çıkardı; pala çalar saat gibi ses verdi. Sonra öyle bir nara attı ki bütün halk sersemledi. Ahmet’le birlikte, denize düşmüş timsah gibi askerin içine daldılar. Karşılarına gelenleri demet demet biçerek can kavgası verdiler. Çünkü emir kesindi: asesbaşı, subaşı, onların adamları ve hasekiler hep birlikte üzerlerine hücum etmişti. Sansar baktı ki olacak gibi değil; bir hamlede üzerlerine saldırıp onları epeyce geriye sürdü. Fakat dükkâncıların ellerinde kepenk sırıkları, askerlerin ellerinde sopalar vardı. “Vurun!” diye bağırarak Sansar ile Ahmet’in ardına düştüler. Onlar Uzunçarşı’dan yukarı doğru kaçarken Sansar’ın aklı başına geldi ve, “Bre oğlan, çarşı içine gitmekle ne yaparsın? Çarşı içi olmaz,” dedi. Hemen Süleymaniye’ye çıkan bir yol vardı; o sokağa saptı. Ardından da bunca asker geliyordu. Artık Sansar’ın gücü tükenmişti; çünkü hem kendini hem de Ahmet’i korumak zorundaydı.
O sırada Ağa Kapısı’na haber ulaşmıştı. Ağa da kola binip çok sayıda askerle gelirken kazara Sansar’ın önüne çıkıverdi. Sansar bu hâli görünce aklı başından gitti. Çünkü arkasında asesbaşı, subaşı ve yer götürmez asker; önünde ise ağa kolu vardı. Sansar şaşkına döndü, gözleri doldu. Ahmet’e dönüp onunla helalleşti, iki gözünden öptü ve şöyle dedi: “Yazık, hasret kıyamete kaldı. Düşmanlar önümüzü ve arkamızı aldı. Buradan kurtulmaya çare yoktur. Eğer ecel vaktin dolduysa Allah’ın emri böyledir; yok eğer daha vaktin varsa seni yaratan ve besleyen Allah’a emanet ettim. Ayrılık tellalı nida etti. Elveda ey gül yüzlü Ahmet’im, artık elveda.” Zavallı Sansar bir ah çekti; sanki felek aynasını kararttı. Bir kez arkasına bakayım dedi; ne görsün, bunca asker üzerine hücum ediyor. Ahmet’e dönüp, “Ahmet’im, artık çare yok,” dedi. Vedalaşıp, “İşte ben gidiyorum efendim Ahmet,” dedi. O sokağın içinde parmaklıklı bir kapı vardı. Sansar bir hamlede el atıp üstüne çıktı; bunca halk bakarken damdan dama atlayıp gitti.
Ahmet, Sansar’ın gittiğini görünce ah vah etti; gözlerinden yaş yerine kan aktı. Artık öleceğini kesin bildi. “Ben de Sansar gibi şu parmaklıklı kapıya çıkabilir miyim?” deyip el atarak biraz yükseldi ama acımasız cellatlar gibi otuz kırk kişi birden Ahmet’in üzerine hücum edip onu yakaladılar. Sansar parmaklıklı kapıdan çıkıp gidince ağa, asesbaşı, subaşı ve bütün hasekiler etrafı kuşattılar; damları ve dükkânları harap ettiler ama Sansar’dan hiçbir iz bulamadılar, hayrette kaldılar. O sırada Süleymaniye minaresinde müezzin ikindi ezanını okuyordu. Sansar’ın damdan dama kaçıp gittiğini görmüştü. Aşağı inip subaşının yanına geldi ve, “Ağalar, siz burada kimi ararsınız?” dedi. Onlar da, “Sansar’ı ararız,” deyince müezzin, “Ben ikindi ezanını okumak için minareye çıktım; onu gördüm. Damdan dama kaçtı. Sonra damda bir gürültü oldu. Baktım, devler onu alıp Kaf Dağı’na götürdü,” dedi. Bunun üzerine Ahmet’i sıkıca bağlayıp hiç beklemeden doğruca Sultan Murad’ın huzuruna getirdiler.
Sultan Murad o sırada Alp Köşkü’nde oturuyordu. Tıflî içeri girip yer öptü, padişahın devlet günlerine dualar etti. Ardından söze başlayıp, “Devletli ve azametli padişahım, fermanınız üzere Sansar’ı filan yerde bastık. Fakat o, bunca askerle çarpışıp oğlanla birlikte ortalığı birbirine kattı. Sonra bir parmaklıklı kapıdan örümcek gibi tırmanıp kaçtı. Ama Ahmet’i bin bir zahmetle yakaladık; işte padişahın huzuruna getirdik,” dedi. Sultan Murad büyük bir öfkeyle, “Hani, o zamanın kahpesini getirsinler,” dedi. Hemen asesbaşı, subaşı ve bütün hasekiler Ahmet’in dört yanını kuşatıp Sultan Murad’ın önüne getirdiler. Hepsi birden yer öpüp ayakta durdular. Sultan Murad Tıflî’ye, “Bu iş nasıl oldu?” diye sorunca Tıflî Efendi tekrar yer öptü ve olanları yukarıda geçtiği şekilde anlattı. Bunun üzerine Sultan Murad hazretleri gazaba gelip, “Götürün, bunu zindan kapısında asın,” diye emretti. Ahmet bu korkunç sözü işitince, “Aman el-aman padişahım!” demek istedi; fakat o acımasız cellat gibi hasekiler biçare Ahmet’in ağzına öyle vurdular ki zavallının ağzından burnundan kanlar boşandı. Onu dışarı çıkardılar.
Ahmet artık öleceğini anlamıştı. Kötü işlerine tövbe edip kelime-i şehadet getirmeye başladı. Ümidini kesmiş, yüzünü Hakk’ın dergâhına çevirmişti: “İlahi, sen kerem ve rahmet sahibisin. Dermansızım, derman sendendir. Ayrılık acısına boğuldum, ihsan sendendir. Mahpus kulunum, kurtuluş sendendir ey Rabbim,” diyerek bu şekilde dua ediyordu. Fakat o zalimler böyle nazik bir bedene acımayıp dört yanını sarmış, Ahmet’i kat kat kuşatmışlardı; aralarından kuş bile uçurtmuyorlardı.
Dertli Ahmet’i bu hâlde asmaya götürürlerken bizim hikâyemiz Sansar’a geldi. Sansar Mustafa, parmaklıklı kapıdan kaçıp damdan dama giderek Balık Pazarı’nda aşağı indi. Oradan bir kayığa binip doğruca Panayot’un meyhanesine geldi. Panayot’a dönüp, “Bre Panayot, bana şu şekilde kıyafet getir,” dedi. Panayot, “Efendim, başüstüne,” dedi ama içinden de “Allah belanı versin, sağ salim kalmayasın,” diyordu. Gidip o istenen kıyafetleri getirdi. Sansar soyundu; tepesi delik bir fes, üzerine bir parça astar, otuz yerinden yamalı bir aba ve ayağına bir çarık giydi. Kendi elbiselerini Panayot’a bırakıp, “Bunları sen sakla. İnşallah ben tez gelirim,” dedi ve çıkıp gitti. Panayot ise onun ardından, “İlahi Sansar, gidişin olsun, gelişin olmasın,” diye beddua etti.
Sonunda Sansar bu kıyafetle kayığa binip Çardak Önü’ne çıktı ve zindan kapısına geldi. O vakit Sultan Murad’ın Kara Ali adında bir cellatbaşısı vardı. Acımasız bir cellattı; istese dört adamın boynunu birden vuracak güçteydi. Sansar Mustafa zindan kapısına geldiğinde, bu acımasız cellat Kara Ali orada hazır bekliyordu; Ahmet getirilince onu asacaktı. Sansar, Kara Ali’nin yanına gelip, “Allah için bana bir akçe ver,” diye yalvardı. Kara Ali dönüp, “Allah versin,” dedi ve önüne baktı. Sansar yine yanına varıp para istedi. Kara Ali baktı ki gitmiyor; bin zahmetle koynundan bir akçe çıkarıp verdi, ama neredeyse canı da beraberinde çıkacaktı. Kara Ali akçeyi verirken Sansar Mustafa akçeyi eline aldı ve Kara Ali’nin elini öyle bir sıktı ki parmakları birbirine geçti; Kara Ali’nin aklı başından gitti, canı çıkacak gibi oldu. Gerçekten de Sansar Mustafa’nın öyle bir kuvveti vardı ki çeki taşını serçe parmağıyla kaldırıp gezdirirdi. Tokadını yiyen uzun süre kendine gelemezdi. Cesaret ve sağlamlık bakımından da öyleydi ki büyük bir askere saldırsa onları dağıtırdı.
Sansar, Kara Ali’nin elini sıkar sıkmaz Kara Ali onun yüzüne dikkatle baktı. Elini öyle sıkmıştı ki Kara Ali’nin aklına bir an Sansar Mustafa geldi; ama karşısındaki kişinin kıyafeti büsbütün başkaydı, meyhaneci çırağına benziyordu. Baka baka sonunda güçlükle tanıdı ve, “Bre kardeşim Sansar Mustafa, sen misin? Nedir bu kıyafet? Ben seni az kalsın tanımayacaktım. Nedir bu perişanlık?” dedi. Bunun üzerine Sansar derin bir ah çekip, “Aman kardeşim Kara Ali, hâl malum. Benim Ahmet’imi asmaya getiriyorlar. Buna ancak senin elinden bir çare gelir,” dedi ve anlatılması mümkün olmayacak kadar yalvardı. Kara Ali onun elinden kurtulamadı; çünkü bir yerde çok tuz ekmek yemişlerdi. Yine de Sansar’ın yalvarışına şaştı ve, “Kardeşim Sansar, senin elinden her şey gelir. Niçin bana rica edersin?” diye sordu. Sansar, “Birader, benim hâlimi iyi bilirsin. Allah’ın lütfuyla bütün İstanbulluyla baş ederim. Şimdi Ahmet’i bunların elinden almak, sen de bilirsin ki benim için zor değildir. Fakat arada çok adam telef olur. Bir de Sultan Murad hazretlerinin içine büyük bir yara düşer. Benim saygım bunadır,” dedi.
Kara Ali ise Sansar’dan fazlasıyla korkardı. Çünkü Sansar adamı yarımlık para çeker gibi köpek ağzına verirdi. Kara Ali dönüp, “Birader, bu yolda başımı senin uğruna koyarım. Fakat ben bunu asarım; asmadan olmaz, çünkü onun yerine beni asarlar. Ama ona bir sanat yaparım; üç dört saat geçene kadar durur, ölmez. Eğer gelip kurtarabilirsen kurtarırsın. Benim sana dostluğum bu kadar olur,” dedi. Sansar, “Hoş, şimdi birader. Hayır ola. İnşallah öyle bir oyun kurarım ki dillerde destan olup söylenir,” dedi. Sonra Kara Ali’ye veda edip yine Çardak’tan bir kayığa bindi ve Panayot’un meyhanesine, kendi elbisesini giymeye gitti.
Kara Ali bu tarafta gezinmeye başladı. Bir de baktı ki öteden büyük bir kalabalık geliyor; tarif etmek mümkün değil. Asesbaşı, subaşı, onların adamları ve pek çok haseki, dertli Ahmet’i aralarına almış getiriyorlardı. Biçare Ahmet onların arasında kederli, mahzun, dünyadan ümidini kesmişti. Ölüm korkusundan yüzü kireç gibi olmuştu ama yine de kendini kaybetmemişti; durmadan kelime-i şehadet ve salavat getiriyordu. İşte bu hâlde Ahmet’i asılacağı yere getirdiler. Hemen zavallı Ahmet’in üzerindeki elbiseleri soydular; hiç gün görmemiş, gülden nazik ve billur aynayı andıran o güzel bedenini çıplak bıraktılar. Ahmet’in gözlerinden kanlı yaşlar akıyor, çırpınarak vasiyet ediyordu: “Ey Muhammed ümmeti, Tanrı emaneti üzerinize olsun; anamdan, atamdan ve ağamdan benim için helallik dileyin,” diye feryat etti. Yanında bulunanlar onun feryadını işitince ister istemez ağlaştılar.
Kara Ali bildiği şekilde Ahmet’in boğazına ipi taktı ve onu astılar. Subaşı adamları ipin ucunu çekip onu asılı bıraktılar. Zavallı Ahmet bunu rüyasında görse inanmazdı. O sırada akşam ezanı okunmuştu. Daha sonra Ahmet’i beklemek üzere birçok adam görevlendirdiler; herkes evli evine dağıldı. Asesbaşı mecburen subaşı ile bir bakkal dükkânına girip dinlenmeye çekildi; çünkü gündüzden çok yorulmuşlardı. Biraz yemek yiyip kendi aralarında sohbete başladılar. Şöyle diyorlardı: “Sultanım, Sansar’ın yiğitliğine ve ayağının çabukluğuna sözüm yok. Ona bin kere sansar desen yeridir; ‘sansar yeryüzünde nasıl kaçarsa damda on kat fazlasıyla kaçar’ derler. Be canım, kimse görmedi; göğe mi çekildi, yere mi geçti, kimse bilmez. Bunca yaş yaşadık, ömür sürdük, hâlimizce yiğitlik ettik ama dünyada bunun gibi bir yiğit görmedim. Bu ne çabukluktur? Eğer o parmaklıklı kapı olmasaydı oğlanı da kurtarıp götürürdü.” Bunlar böyle konuşmaya dalıp rahata varmışlardı. Dışarıda da otuz kırk adam kalmış, onlar da bir yere toplanıp sohbet ediyorlardı.
O sırada Sansar elbisesini değiştirip oraya geldi ve bir dama çıkıp bunları seyretmeye başladı. Baktı ki ortalık yabancılardan boşalmış. Usulca Ahmet’in bulunduğu dama geldi ve bir kez daha aşağıya baktı. Herkesin rahata vardığını görünce, “Tam fırsatıdır,” dedi. Damın kenarına gelip koynundan ateş renginde bir Cezayir palası çıkardı. Bir kez “Bismillah” deyip Ahmet’in asılı olduğu ipe öyle bir pala vurdu ki ipi kesti; Ahmet’i yere düşürmeden kapıp yukarı çekti. Onu sırtına aldı ve damdan dama atlayıp gitti. Kendi kendine, “Ya Rab, şükür,” dedi. Damın kolay bir yerinden aşağı indi ve kaçıp gitti.
Fakat bekçiler kendi aralarında sohbete dalmış, olan bitenden haberleri yoktu. Onlar keyiflerindeyken bir patırtı koptu. “Bu nedir?” diye bakacak oldular; bir de gördüler ki asılmış olan Ahmet’in yerinde yeller esiyor. Canları başlarına sıçrayıp yerlerinden kalktılar. Bir de ne görsünler: Sansar, Ahmet’i sırtına almış, öyle bir gidiyor ki hiçbir şeye benzetmek mümkün değil. Hep birden bağırıp çağırmaya başladılar: “Bre ne duruyorsunuz! Sansar gelip oğlanı çalmış, işte gidiyor!” diye büyük bir hay huy kopardılar. Asesbaşı ile Hacı Subaşı bu gürültüyü duyup bakkal dükkânından dışarı çıktılar. Baktılar ki ortalık bambaşka olmuş. Onların da akılları başlarından gitti. Sersemlikle biri bakkalın kantar sopasını, biri meydan süpürgesini kaptı; adamlarıyla birlikte Sansar’ın ardına düşüp “Bre vurun, bre tutun!” diye bağırarak koştular.
Sansar ise “Ya Rab, kerem sendendir,” diyerek Ayazma Kapısı’na geldi; oradan kurtulup gideceklerdi. Fakat kazaya bak ki bir de gördüler, Sultan Murad da kola binmiş, yanında pek çok haseki ve askerle Unkapanı tarafından alay hâlinde geliyor. Sansar’ın aklı başından gitti. Arkasına dönse asesbaşı, subaşı ve bunca asker; önünde ise Sultan Murad vardı. O anda ah çekti, ne yapacağını bilemedi, şaşkınlık içinde kaldı. Kendi kendine, “Oğlan, şimdi yakayı ele verirsen artık ispata gerek kalmaz; tutup seni denize atarlar,” dedi. Hemen her şeyi göze alıp Ahmet’le birlikte Ayazma’nın içine atladı ve orada saklandılar.
Asesbaşının adamlarından biri önden gitmişti. İleriye bakınca meşalelerin belirdiğini gördü ve Sultan Murad hazretlerinin geldiğini anladı. Hemen geri dönüp asesbaşına ve Hacı Subaşı’ya haber verdi: “Şimdi önümüzden Sultan Murad geliyor,” dedi. Asesbaşı ile subaşı bu haber karşısında şaşırıp feryat etmeye, ah vah etmeye başladılar. Meğer asesbaşının adamları arasında bir karakullukçu varmış; yarım elmanın yarısı Ahmet, yarısı da bu karakullukçu imiş. Onların feryadını görünce, “Bakın ağalar, size bir söz söyleyeyim. Hemen Ahmet’in yerine beni asın. Çünkü şimdi Sultan Murad gelip Ahmet’i görmezse hepinizi öldürür. En iyisi, sizin yolunuza ben canımı feda edeyim. Eğer ölürsem beni hayır duadan unutmayın,” dedi. Asesbaşı ile subaşı, “Sultan Murad geçince biraz dayan; sonra biz seni hemen indiririz,” dediler. O anda karakullukçu kendini onlara teslim etti. Onlar da ona bir düzen verip zavallı karakullukçunun boğazına bir ip geçirdiler; el birliğiyle onu Ahmet’in yerine astılar ve Sultan Murad’ın gelmesini beklediler.
Bu sırada Sansar Mustafa, Ahmet’le birlikte Ayazma’nın içine girip saklanmıştı. Fakat Ahmet’in aklı biraz başına gelince suyun içinde birden nefes aldı, çabaladı ve aksırdı. Tam o sırada Sultan Murad Ayazma’nın önünden geçiyordu. Ahmet’in sesi Ayazma’nın içinde inler gibi yankılanınca Sultan Murad’ın atı ürktü. Sultan Murad hemen, “Bre nedir bu, bir bakın,” dedi. Yanındakiler, “Padişahım, buraya Ayazma derler. Boş değildir; galiba suyun içinde bir şey vardır,” dediler.
Sultan Murad atını sürüp zindan kapısına geldi. Asesbaşı ile subaşı ve adamları selama durmuşlardı. Sultan Murad onlara selam verdi. Ahmet’in yerine asılmış olan karakullukçuya bakıp, “Hey dertli Ahmet hey! İşte, erbabıyla konuşmadığın için bu belaya tutulup gazabıma uğradın. Bari bir hoşça kal,” dedi. Sonra eğlendi ve, “Benden de bu hatıra sana yadigâr olsun,” diyerek bindiği atın sağ tarafından bir mızrak çıkardı. Atını geri çekip hamle edeceği sırada asesbaşı ile Hacı Subaşı bu hâli gördüler. Ah edip, “Zavallı karakullukçu, işin tamam oldu. Demek ecelin bu yoldanmış. Allah seni imandan ayırmasın. Yiğitliğine doymadın, anana babana hasret gittin,” dediler ve saçlarını sakallarını yolmaya başladılar. Yanlarında durumu bilenler de ah vah edip ağlaştılar, dua etmeye başladılar. Canıgönülden öyle bir dua ettiler ki tarif etmek mümkün değildi. Yüce Allah onların duasını kabul etti; Sultan Murad’ın kalbine ilahi bir ilham erişti. Sultan Murad mızrağı çekip atını geri almış, tam vuracakken birden vazgeçti ve, “Hoş, şimdi biçare Ahmet, sana bu da yeter. Kıyafetini bulmuşsun,” dedi. Atını çevirip oradan ayrıldı.
Sultan Murad hazretleri gider gitmez asesbaşı, subaşı ve bütün adamlar şükür secdesine kapandılar, yüzlerini toprağa sürdüler. Hemen zavallı karakullukçuyu aşağı indirdiler, yüzüne sular serptiler. “Bunu hangi hamama götürelim de biraz canı yerine gelsin?” diyerek Tahtakale Hamamı’na götürdüler. Orada ona ilaç yaptılar, aklını başına getirdiler. Subaşı ile asesbaşı onun gözlerinden öpüp, “Oğul, var ol; hayatımıza sebep oldun,” dediler. Onu hamamdan çıkarıp kendisine birçok şey bağışladılar; fakir iken zengin oldu. Artık işleri kalmayınca oradan ayrılıp herkes kendi yerine gitti.
Bizim hikâyemiz yine Sansar Mustafa’ya geldi. Sultan Murad gider gitmez Sansar ile Ahmet sudan çıktılar. Oradan Kale-i Sayd’a, ardından Unkapanı’na, sonra Tüfenkçiler içine, daha aşağı Cibali’ye doğru geldiler. O gece cuma gecesiydi ve sabah da yaklaşmıştı. Ertesi gün Küçükmustafapaşa’nın cuma pazarı kurulacaktı. İki Arnavut pazara şalgam getirmişti; vakit erken olduğundan Cibali Kapısı dibine gelmiş, uykuları bastırınca orada yatıp dinlenmeye çekilmişlerdi. Sansar oraya gelip bunları görünce kendi kendine, “Oğlan, işte bundan iyi fırsat olmaz,” dedi. Hemen palasını çıkarıp ikisinin de başını kesti. Sonra bunların elbiselerini soydu; birini kendisi giydi, birini de Ahmet’e giydirdi. Cesetlerini denize götürüp bıraktı. Ardından gelip kapının dibinde Ahmet’le oturdu. Sabah olunca kale kapıları açıldı. Bunlar içeri girdiler, doğruca pazara geldiler; bir köşeye sepetlerini koyup hemen satıp savdılar.
Sonra sepetlerini usulca bir köşede bırakıp iskeleye geldiler. Bir kayığa binip doğruca Tophane’ye çıktılar. Bir yolunu bulup Ahmet’in evine geldiler. Ahmet’in babası onları bu kıyafetle görünce, “Nedir oğul bu hâl?” diye sordu. Sansar olan biteni anlattı; hepsi hayret içinde kaldı. Ahmet, kardeşi, anası ve babasıyla görüştü; helalleşti, hayır dualarını aldı. O sırada Sansar, “Baba, bundan sonra bizim burada durmamız olmaz. Bir daha ele geçersek kurtuluş yoktur. Ben bir şekilde ele geçsem yine kurtulurum; ama Ahmet ele geçerse Sultan Murad onu o anda öldürür. Artık burası bize uygun değildir,” dedi. Böylece kapıdan çıkıp “doğruca Tophane önü” diyerek gittiler.
Sansar, “Canım Ahmet, sen burada dur,” dedi. Kendisi çıkıp gitti; gerekli silahları ve harçlığı alıp yine Tophane’ye döndü. Kendi kendine, “Acaba hangi tarafa gitsem?” diye düşünürken Tophane önünde bir kalyon gördü. Mısır’a gidecekti; bütün levazımını almış, hazır bekliyordu. Sansar bunu görünce, “Bize bundan uygunu olmaz,” dedi. Bir kayığa binip kalyona gitti; orada ne kadar kumanya gerekiyorsa gördü. Sonra gelip Ahmet’i aldı ve uğurlu bir saatte gemiye bindiler. Gemide bütün hazırlıklarını tamamlayıp havaya bakmaya başladılar. Poyraz esmeye başladı. Hemen demir alıp Sarayburnu’nda toplarını attılar; oradan Kızıl Adalar önünden Marmara açığına çıktılar. Sonra Boğazhisar’a gelip biraz orada eğlendiler. Herkes alacağını aldı; yeniden yelkenlerini açıp yollarına devam ettiler.
Oradan Bozcaada, Baba Burnu ve Sağir-i Terfî Boğazı taraflarından geçip “doğruca Sakız’a” diyerek orada demir attılar. Yolcular da karaya çıktı; Sansar ile Ahmet de birlikte karaya çıkıp yiyip içtiler, etrafı seyrettiler. Sonra yine kalyona geldiler. Kaptan haber topu attı; dışarıda olan yolcular da gemiye girdiler. Bunlar yelken açıp uygun havayı bularak Rodos’a doğru giderken Allah’ın izniyle rüzgâr çoğaldı, yelken dayanmaz oldu; denizin yüzü görünmez hâle geldi. Rodos’a varmak isterlerken kaptan baktı ki rüzgâr iyice artmış; sığınacak bir liman da yoktu. Amansız bir yere düşmüşlerdi, artık çare kalmadı. İstedikleri yeri bulamadan böyle giderken bir duman çıktı, göz gözü görmez oldu. Öyle bir yağmur yağdı ki sanki kovayla dökülüyordu. Bunlar büsbütün şaşırdılar. Rüzgâr top gibi vuruyor, gemi bu hâlde sürükleniyordu. Nerede olduklarını bilmiyorlardı. Tam yirmi gün yirmi gece açık denizde dolaşıp durdular. Rüzgâr göz açtırmıyor, aman vermiyordu. Uçsuz bucaksız deniz de kabarıp taşmıştı. Kendilerini zapt edemeyip birer direğe bağlandılar. Çünkü denizin hâli bambaşkadır; hükmü bilinmez. Kum gibi köpükler dağlar gibi gelir, kıçtan girip baştan çıkardı; dünya yüzü görünmez olurdu. Gece gündüz bu hâlde kaldılar. Canlarından ümit kestiler; kimi İhlâs, kimi Feth-i Şerif okuyor, birbirleriyle helalleşip ağlaşıyorlardı.
Günlerden bir gün hava biraz açıldı, rüzgâr sakinleşti, deniz kesildi. Kaptan, “Acaba hangi tarafa düştük?” derken baktılar ki Malta kıyılarına gelmişler. Kaptan hemen ah edip sanki felek aynasını kararttı; derhâl orsa edip denize açıldılar. Üç gün üç gece o kıyılarda dolaşıp durdular; uygun rüzgâr bulup yollarına gidemediler. Bir gün açık deniz tarafından karşılarına bir tulumba çıktı. Kaptan bunu görünce saçını sakalını yolmaya başladı. Kalyon ise tulumbaya doğru gidiyordu. Bu tulumba, malum, Allah korusun, denizin dibinden kuyu tulumbası gibi su çeker. Cenab-ı Hak denizde gezen Muhammed ümmetini onun şerrinden emin edip selamet versin. Eğer gemiler bir hileyle ondan kurtulamazsa onları baş aşağı kapar, yutar; böyle bir Allah azabıdır.
Bunlar giderek tulumbaya yaklaştılar. Artık kalyonu içine çekmeye başladı. Top lombarları denize girdikten sonra bütün geminin denizin içine gömülmesine üç karış kadar kalmıştı. Bu hâli görünce hepsi kendilerinden ümitlerini kesip bildikleri duaları okumaya başladılar; feryat figan ettiler, birbirleriyle helalleştiler. Kaptan da feryat ediyordu. Fakat kalyonun içinde ihtiyar bir efendi vardı. Vaktiyle çok deniz gezmiş, çok şey görmüştü; her bakımdan âlim, kâmil, salih, veli tabiatlı, Allah’a yakın bir kimseydi. Bu hâli görünce, göz göre göre can vermenin güç olduğunu anlayıp, “Ey Muhammed ümmeti, abdest alın,” diye seslendi. Hepsi abdest aldı; hemen ikişer rekât namaz kılıp beklediler. O ihtiyar efendi eline kara saplı bir bıçak aldı, çanaklığa çıktı ve ellerini kaldırıp dua etmeye başladı. Aşağıdakiler de “Âmin” diyerek öyle gözyaşı döktüler ki anlatılamaz. İhtiyar duasını tamamlayıp ellerini yüzüne sürdükten sonra, kalyon artık tulumbanın altına varmıştı. İhtiyar bıçağı tulumbaya üç kere salladı, sonra aşağı indi. Bir de baktılar ki Allah’ın emriyle o anda ortada hiçbir şey kalmamış. Hepsi şükür secdesine kapandılar. Kaptan ve gemideki bütün halk, “Efendi baba!” diyerek onun ayağına düştüler. Kaptan hamdüsenalar etti, kurbanlar kesti; balıklara ziyafet verdiler.
Bundan sonra o kıyılarda dolaşıp durdular; korsan korkusundan bir yerde durmadılar. Günlerden bir gün sabah namazını kılıp dualar ve senalar ettikten sonra “kilit-i Muhammed”i çektiler. Yine önceki düzen üzere herkes kendisine verilen işle meşgul oldu. Kaptan da köşkünde oturup dürbünle etrafa bakıyordu. Yelkenciler de babafingoda korsan gözeterek çevreye dikkat ediyorlardı. Orta direkte bulunan biri birden aşağıya haykırıp, “Bir yelken göründü! Bir kalyon geliyor, hem de bunun iki katı kadar var,” dedi. Kaptanın canı başına sıçradı. Hemen yerinden kalkıp, “Fora topları!” diye bağırdı. Kalyon çavuşu da ambar ağzına gelip, “Fora urba, şehbazlarım!” diye seslendi. Hepsi elbiselerini ambara atıp keskin kılıçlarını kuşandılar ve yukarı çıktılar. Tüfeklerini ellerine alıp hazır beklediler. Topçular hazırlandı, fitilleri ellerine aldılar. Savaş hazırlıkları tamamlandı.
Kâfir kalyonu yaklaşa yaklaşa geldi. Gördüler ki kocaman bir kalyondur; Malta gemilerinin en heybetlilerinden, başa çıkmak mümkün değil. Ama ne çare, karşılaşmışlardı. Kâfirler de hazırlanmışlardı. Bu tarafta yiğitler kılıçlarını kuşanıp durmuş, birbirleriyle helalleşip vedalaşmışlardı. İki gemi birbirine yaklaşınca kaptan emretti, alarga topunu ateşlediler. Kâfir de orsa gelip öyle bir ateş verdi ki anlatılamaz. Bunlar rüzgâr üstüne çıkmak için orsalarken kâfir bir kat daha alabanda ateşi savurup geçti. Bunlar istedikleri menzili tam bulmuşlardı ama askerler tüfek atıyordu. Onlar rüzgâr üstüne çıkar çıkmaz dinsiz kâfir hamle edip bir kat daha ateş verdi ve geçti. Fakat bunlar da öyle bir alabanda vurdular ki kâfir kalyonunda neredeyse sağ adam bırakmadılar. Kâfir kalyonu tekrar dönüp bunların üzerine öyle geldi ki iki koç birbirine kafa tokuşturacakmış gibi yaklaşmaktaydı. Kaptan ve kalyon ağası, “Ey şehbazlarım, gayret edin!” diyerek baş tarafına savaşçılar yerleştirdi ve hazır beklediler.
O meşhur Ahmet, Sansar’a dönüp, “Bak ağa, İstanbul’da yiğitlik etmek hüner değildir. Hünerin varsa işte burada göster,” dedi. Bu söz Sansar’a ağır geldi. Ahmet’e dönüp, “Dinle Ahmet, sen benim daha cengimi görmedin. Şimdi seyret; inşallah öyle bir savaş edeceğim ki sen de beğeneceksin,” dedi. Ardından, “Seni Allah’a emanet ettim, al şu tüfeği,” diyerek tüfeği ona verdi. Durduğu yerden ileri sokuldu, kılıcını ağzına aldı ve orada bekledi. Kalyonlar baş başa gelip çatmaya bir iki mızrak boyu mesafe kalınca Sansar, “Efendim Ahmet, seni Allah’a emanet ettim. İşte ben gidiyorum,” dedi. Koca Sansar bir kez “Bismillah” deyip kâfir kalyonuna öyle bir atladı ki görenler hayran kaldı. Hemen kılıcını eline aldı; bir başa, bir kıça yürüdü ve öyle bir savaş etti ki kâfirlerin içine bir giriş girdi: tepeden vurduğunu iki parça eder, yanlamasına vurduğunu hıyar gibi biçer, yakıcı darbeyle vurduğunda bir kol bir baş havaya fırlardı.
İşte bu şekilde savaş ettiler. Sonra iki kalyon birbirine dokundu ve ateşler saçıldı. Hazır bekleyen askerler de düşman gemisine döküldüler; öyle kılıç vurdular ki beş yüz kadar kâfir kılıçtan geçirildi. Kalyonlar çarpışıp sonra yine birbirinden açıldı. Bir de baktılar ki kâfir kalyonu fethedilmiş. Hemen manevra yapıp kâfir kalyonuyla yan yana geldiler. Geri kalan askerler ve kaptan kalyona girip cephanesini ele geçirdi. Kaptan bir iskemle koydurup oturdu. Muhammed ezanı okundu, şehitleri denize bıraktılar. Kalyonda o kadar çok mal vardı ki sofra yerine altın koymuşlardı. Bundan başka birçok elbise çıkarıp hepsini bir yere yığdılar. Kalyonda bulunan ganimeti kardeş payı ettiler; fakat Sansar’a üç pay ayırdılar. Kâfir kalyonunun dibini delip batırdılar. Kalyondaki bütün gaziler şükür secdesine kapandılar. Allah’ın emriyle uygun bir rüzgâr esmeye başladı; yelkenleri açıp kalyonu yoluna saldılar. Beş on gün sonra önlerinde duman gibi kıyılar göründü. Allah’a şükrederek ilerlediler; bir de baktılar ki burası Rodos’muş. Allah’ın hikmetiyle yine geri dönmüşlerdi. Birkaç gün orada eğlendiler. Sonra uğurlu bir saatte demir alıp “ver elini Mısır” diyerek yola çıktılar.
Günlerden bir gün İskenderiye’ye gelip selamet topunu attılar ve demir bıraktılar. Sansar ile Ahmet kalyondan çıkıp hiçbir yerde durmadan doğruca Mısır’a geldiler. Bir handa oda tutup yerleştiler. Birkaç gün geçtikten sonra Sansar gidip iyi bir yerde bir kahve gediği aldı. Kahvenin içini güzelce silip süpürdü. Ahmet’i kahvenin içinde ocak başına koydu; kendisi de peştahta başına oturdu. Kahve büyük bir kahveydi; yüz yüz elli kişi alırdı. Bu kahveye öyle çok dost ve müşteri toplandı ki anlatılamaz. Ahmet’in elinde gümüş ibrik, fağfurî fincan; belinde ipek peştamal vardı. Bu şekilde kahve verirdi. İnsanlar da zaten Ahmet’in güzelliği için gelirdi. Ondan bir iki kahve içenler, Ahmet kahve verirken yüzüne bakabilmek için yirmişer otuzar kahve içmeye başladılar. Tek istedikleri onun güzelliğini seyretmekti. Bunlar bu kahvede öyle bir nam saldılar ki yedi iklim dört köşeden insanlar konak konak gelip kahve içer, Ahmet’in güzelliğini seyredip giderlerdi. Böylece hesaplanamayacak kadar çok mal kazandılar.
Günlerden bir gün Ahmet’in anası ve babası aklına geldi; gözleri doldu. Ağlayarak Sansar’ın yanına gelip, “Efendim, sultanım, ağam, senden bir ricam var. Kabul olursa söyleyeyim,” dedi. Sansar, “Söyle bakalım; eğer uygunsa can baş üstüne,” dedi. Ahmet, “Efendim ağam, anam babam aklıma geldi. İçim yandı, tutuştu; dünya bana zindan oldu,” diye yalvardı. “Bizim için endişe ediyorsan, bunca zaman geçti; artık bizi unutmuşlardır,” dedi. Sansar, “Efendim Ahmet’im, biz buraya geleli beş altı yıl oldu. Bari on yıl olsun,” dedi. Ahmet ise, “Yok canım ağam, elbette gitmeliyiz,” diyerek onun elini ayağını öpüp yalvardı. Sansar baktı ki hasret Ahmet’in canına işlemiş, aklından çıkmıyor. “Pek iyi,” dedi. Hemen kahveyi sattı. Ahmet’e, “Burada hazır olan eşyamızı ve paramızı bir sandığa koyalım. Biz de gidip bir kalyon bakalım,” dedi. Gidip bir kalyon tuttu; yol için gerekli levazımı ve kumanyayı hazırlayıp kalyona götürdü. Bir gün Ahmet ile Mısır halkına veda edip kalyona bindiler. Uğurlu bir saatte demir alıp Mısır’dan çıktılar. On birinci gün Sarayburnu’na gelip toplarını attılar ve Kurşunlu Mahzen önünde demir bıraktılar.
Sansar ile Ahmet bir kayığa binip Tophane’ye çıktılar. Sansar, Ahmet’in anasına, babasına ve kız kardeşine ayrı ayrı hediyeler aldı. Sonra Ahmet’in evine geldiler. Ahmet kapıyı çaldı. Yukarıdan Ahmet’in annesi, “Kimdir?” diye seslendi. Ahmet kapıyı daha kuvvetli çalmaya başladı. Annesi “Hayrola?” diyerek aşağı indi. Kapıyı açıp Ahmet’i görünce biçare kadın, “Hay oğlum!” diyerek kendinden geçti. Hemen yüzüne su serptiler; aklı başına gelince, “Hoş geldiniz, sefa geldiniz,” deyip onları içeri aldı. Gözlerinden öptü. Yukarı çıktılar. Babası da onları gördü. Ahmet babasının elini ve ayağını öptü. Babası da onun gözlerinden öpüp bağrına bastı. Çünkü Ahmet gittiğinde genç bir delikanlıydı; şimdi güçlü kuvvetli bir yiğit olmuş, bıyıkları çıkmış, bambaşka bir hâle gelmişti. O anda annesi bunlara birer kat çamaşır giydirdi. Sansar da Ahmet’in annesi ve babasıyla görüştü, ellerini öptü; onlar da onun gözlerinden öptüler. O gece orada rahat ettiler. Sabah olunca kalkıp keyiflerini tamam ettiler. Sonra kalyona gittiler. Kalyon da Eminönü’ne yanaşıp demirlemişti. Mallarını dışarı çıkardılar, çarşıya götürüp hemen sattılar. Kalan eşyalarını da sandıklarıyla birlikte bir kayığa koyup Ahmet’in evine getirdiler. Ahmet’in annesine, babasına ve kız kardeşine getirdikleri şeylerden verdiler. Sonra kendi zevklerine baktılar.
Günlerden bir gün Ahmet, “Efendim ağam, çok zamandır Üsküdar zevki görmedik. Bugün mübarek cumadır; seninle Üsküdar’a gidelim,” dedi. Sansar, “Olur, pek güzel,” dedi. Kalkıp Tophane’den bir kayığa bindiler, Üsküdar’a gelip Şemsipaşa’ya çıktılar. Oradan buradan geçip bağlara doğru gittiler. Bağların zevkini çıkarıp ikindi yaklaşınca geri döndüler. Ayaküstü geze geze Balaban İskelesi’ne geldiler. Bir de baktılar ki kıyamet kopmuş; öyle bir fırtına çıkmış ki yaya kayık işlemenin yolu yok. Halkın hepsi mavnalara biniyordu. Baktılar çare yok; bunca halk mavnaya binmiş. Bunlar da mavnaya bindiler ve açıldılar.
Şemsipaşa önünü geçip İstanbul’a doğru giderlerken halk kayık içinde türlü türlü sohbet etmeye başladı. Birisi, “Biraderler, size bir şey söyleyeyim ama yeri midir bilmem; yine de vakit geçirmek lazım. Şu âlemin destan Rüstem’i olan Sansar Mustafa, oğlanı dardan kurtarıp Cezayir’e gitmiş,” dedi. Bir başkası, “Yok birader, Cezayir’e değil, Hindistan’a gitmiş,” dedi. Bir diğeri, “Yok, siz bilmiyorsunuz, Bağdat’a gitmiş,” dedi. Bir başkası ise, “Yok efendim, hepiniz yanlış biliyorsunuz. Şimdi Mısır’a varıp orada bir kahve tutmuş, orada yaşarmış,” dedi. Halkın istediği de zaten eğlenceydi; her biri başka başka sözler söylüyordu. İçlerinde ak sakallı, gönlü aydınlık bir ihtiyar vardı. O da şöyle dedi: “Ağalar, şu yiğidi görmek bana nasip olmadı. Pek şehbaz bir yiğitmiş. Derler ki İstanbul’da onun gibi gösterişli ve güçlü kuvvetli yiğit yoktur. Allah böyle yiğitleri eksik etmesin; onu doğuran ana ikişer doğursun. O vakit Sultan Murad Han hazretlerine düşen şuydu: Onu ele geçirdiğinde o yiğidi her şeyden beri tutup tövbe ettirerek serbest bırakmalıydı. Çünkü öyle yiğit kolay ele geçmez; öyle yiğide kıymak da layık değildir. Allah hatadan saklasın.” Böyle dua etti ve, “Şu yiğidi dünya gözüyle bir kez görebilseydim,” dedi.
Fakat Sansar ile Ahmet Mısırlı kıyafetindeydiler; kimse onları tanımıyordu. İhtiyar bu sözleri söyleyince Ahmet ile Sansar dünyalar kadar sevindiler, ferahladılar. Ahmet, Sansar’ın kulağına eğilip, “Seni göstereyim,” dedi. Sansar, “Sakın söyleme; çünkü bizi hâlâ arıyorlardır. Belki bir kazaya uğrarız,” dedi. Ahmet, “Söyleyeyim canım ağam, artık bizi unutmuşlardır,” dedi. Sansar baktı ki kurtuluş yok, Ahmet’e izin verdi. Olacak olanın önüne geçilmez. Ahmet hemen ihtiyara dönüp, “Bak baba, sana Sansar Mustafa dedikleri yiğidi göstereyim mi?” dedi. İhtiyar, “Lütfet şehbazım, inayet eyle, göster,” diye yalvardı. Ahmet, “İşte, bugün cihanda adı destan olup söylenen Sansar Mustafa dedikleri bu yiğittir; Ahmet dedikleri de benim,” dedi. Bunun üzerine ihtiyar hemen kalkıp Sansar’ın alnından öptü. “Maşallah yiğidim, methettikleri kadar varmış,” diyerek ona dua etti. Sansar da onun elini öptü. Fakat kayıkta bulunan halkın çoğu korkusundan kendini denize attı.
Gel de şimdi seyranı gör! Meğer Sultan Murad, Tıflî ile birlikte tebdil-i kıyafetle Üsküdar’a gitmişti. Deniz de sertleşmişti; olacak ya, onlar da bu kayığın içindeydiler. Sultan Murad, Ahmet’ten bu sözleri işitince Tıflî’ye işaret edip, “Biz bunu astırmıştık,” dedi. Tıflî de, “Şimdi kayıktan çıkarlar,” diye işaret etti. Sultan Murad ses etmedi. Bunlar gelip Eminönü’ne yanaştılar. Sultan Murad, Tıflî’ye işaret edip, “Git, çardağa haber ver,” dedi; kendisi de bunların ardından gelmeye başladı. Tıflî hemen gidip çardak çorbacısına haber verdi. Yetmiş seksen kadar eli sopalı yeniçeri alıp Taşçılar içinde bir yerde saklandılar. Sansar ile Ahmet de oraya geldiklerinde yeniçeriler birden pusudan çıkıp onlara fırsat vermeden ikisini yakaladılar ve bağladılar. Sansar ile Ahmet neye uğradıklarını anlayamadılar; kendilerinden ümitlerini kestiler. Sultan Murad, bunların kolayca ele geçtiğini görünce Allah’a şükretti ve Tıflî’ye, “Söyle, bunları alıp arkamızdan saraya getirsinler,” dedi. Sonra saraya yöneldiler.
Padişah, Adalet Köşkü’ne gelip oturdu. Tıflî içeri girip yer öptü ve, “Devletli padişahım, işte Sansar ile Ahmet’i getirdiler,” dedi. Sultan Murad emretti, onları huzuruna getirdiler. İkisi de yer öpüp padişahın devlet günlerine dua ettiler. Padişah başını kaldırıp, “Ey Sansar, şimdi kendini nasıl görürsün? Seni ne hakaretle öldüreyim?” dedi. Sansar Mustafa, “Aman padişahım,” diyerek gözlerinden kanlı yaşlar döktü. Sultan Murad, “Ey Sansar, ben Ahmet’i astırmışken sen nasıl gelip onu kurtardın? Bana anlat,” dedi. Sansar tekrar yer öpüp, “Padişahım, bu garip bir hikâyedir. Eğer gazaba gelmezseniz hünkârıma anlatayım,” dedi. Sultan Murad, “Ey Sansar’ım, ceddimin ruhu için doğru söylersen seni serbest bırakır, her muradına erdiririm,” dedi ve ikisinin de bağlarının çözülmesini emretti. Böylece ikisi serbest kaldılar.
O anda Sansar tekrar yer öptü ve padişahın huzurunda başından geçenleri bir bir anlatmaya başladı: Cellat Kara Ali’ye gidip nasıl yalvardığını, ipi kesip Ahmet’i alıp götürürken şevketli hünkârın karşılarına çıktığını, Ahmet ile birlikte Ayazma’ya girdiklerini, Ahmet’in aklı başına gelince nasıl hareket edip padişahın atını ürküttüğünü; kısacası yukarıda geçtiği üzere başlarına gelen her şeyi ayrıntısıyla Sultan Murad’a anlattı ve sustu. Bunun üzerine Sultan Murad, “Peki Ahmet’i nasıl kurtardın da yerine kimi astılar?” diye sordu. Sansar tekrar yer öpüp, “Padişahım, onu ben kulunuz bilmem. Onu asesbaşıdan ve Hacı Subaşı’dan sorun,” dedi ve sustu. Sultan Murad subaşıya sorunca asesbaşı ve Hacı Subaşı yer öpüp karakullukçunun durumunu anlattılar. Sultan Murad, “Karakullukçuyu buraya getirin,” diye emretti. Derhâl bir adam gönderildi ve karakullukçu getirildi. Sultan Murad karakullukçunun yüzüne bakınca gördü ki yarım elmanın yarısı Ahmet, yarısı bu adam gibiydi. Bu hâli görünce “Sübhanallah” deyip sevindi.
Sonra Sansar’a dönüp, “O serencamdan sonra nerede karar kılıp nereye gittin?” dedi. Sansar yer öpüp başlarına gelenleri; açık denizde tulumbaya rastlamalarını, Malta kıyılarına düşmelerini, bir kalyon ele geçirip sonra onu delip batırmalarını bir bir anlattı. Sultan Murad ferahladı, çok sevindi. Tıflî’ye dönüp, “Bunu iyice dinle; bunu bir sergüzeşt hâline getirmeni senden isterim,” diyerek sıkı sıkı tembih etti. Sonra yine Sansar’a, “Başınıza başka neler geldi?” diye sordu. Sansar da başından ne geçtiyse baştan sona kadar Sultan Murad hazretlerine anlattı.
Bunun ardından Sultan Murad emretti; karakullukçunun sakalını başını düzelttirdiler. Ona sergiden günlük yüz seksen akçe maaş bağladı; Saray-ı Hümayun’dan et, ekmek ve ne lazımsa hepsini tayin etti. Asesbaşının güzel bir kızı vardı; Sultan Murad onu karakullukçuya nikâhladı. Sonra Sansar’ın da sakalını bıraktırıp onu böylece serbest bıraktı, her şey için tövbe ettirdi. Ahmet’in bir kız kardeşi vardı; onu da Sansar’a nikâhladı. Ardından Ahmet’in de sakalını bıraktırdı; ona diğerlerinden daha fazla ihsan ve bağışlarda bulundu. Harem-i Hümayun’dan melek yüzlü, ay parçası gibi, gül yanaklı bakire bir cariyeyi azat ettirip Ahmet’e nikâhladı. Divanda bulunanların hepsi Sultan Murad’ın bu işini beğenip “tahsin” ve “aferin” dediler. Sonra bunların üçü de art arda cuma geceleri gerdeğe girdiler ve muratlarına erdirildiler. Rivayet ederler ki uzun zaman zevk ve sefa içinde ömür sürdüler.
Kaynak:
David Selim Sayers, Tıflî Hikâyeleri (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2013), 139-163.