Günümüz Türkçesinde Hikâyet-i Sipahi-i Kastamonî
Merhametsizsin; ey yazıklar olsun boyuna, güzelliğine ve yürüyüşüne! Bu kadar vefasızlık sana yakışmazdı. Gel efendim, gel beyim, gel; böyle uzak durma. Ben mahvoldum, imdat; biraz insaf et, bu kayıtsızlığı bırak.
Rivayet olunur ki, bu hikâyeler kulağıma ulaştığında Kastamonu’da bir sipahi vardı. Son derece cesur ve güçlüydü; çarşıda pazarda yiğitliğiyle tanınır, meydanın eri sayılırdı. Kendi işiyle meşgul bir adamdı ve her üç ayda bir ulufesini almak için İstanbul’a gelirdi. Uzun süre hayatını bu şekilde sürdürdü.
Bir gün yine Kastamonu’dan İstanbul’a ulufesini almaya geldi. Merhum ve mağfur Sultan Ahmed Han’ın yaptırdığı caminin yakınındaki kervansaraya yerleşti. Hazineden maaşların dağıtılacağı sırada gerekli hazırlıklar yapıldı. Adı Ali Bey olan bu sipahi ulufesini aldı, işlerini tamamladı ve yüklerini hazırlatıp yola koyulmaya niyetlendi.
Tam o sırada, eskiden tanıdığı İstanbullu bir dostuna rastladı. Uzun zamandır birbirlerini görmemişlerdi. Karşılaşınca çok sevindiler, şükrettiler ve birbirlerinin hâlini hatırını sordular. İstanbullu olan dostu, Ali Bey’i görünce ona şöyle dedi: “Aziz dostum, kader beni Revan seferine gönderdiği için uzun zamandır senden ayrı kaldım; bu ayrılık içimde derin bir etki bıraktı. Eğer bu gece haneme teşrif edersen beni mutlu edersin.”
Ali Bey de dostunun bu davetini geri çevirmeyi uygun bulmadı ve kabul etti. Adamlarına, “Bu gece kardeşimin evinde misafir olacağım, siz benimle ilgilenmeyin; sabah erkenden yola çıkmak için hazırlıkları yapın, her şey hazır olsun ki döner dönmez yola koyulalım” diye tembihledi. Sonra dostuyla birlikte onun evine gitti. Bu ev, Dâver Paşa Çarşısı denilen yerdeydi.
Yolda giderlerken Ali Bey, “Kardeşim, bunca zamandır neredeydin? Aileni bu kadar süre nasıl bıraktın?” diye sordu. Dostu da şöyle cevap verdi: “Can kardeşim, tanıdıklarımızdan biri ticaret için Hindistan’a gitmişti. Uzun süre o diyarlarda çalışıp alışveriş yaptı, çok mal kazandı ve on yıl sonra sağ salim evine geri döndü.”
Onun geldiğini duyunca ziyaretine gittim. Hâlini hatırını sorduktan sonra sohbet etmeye başladık. Gezdiği yerleri anlattı. Hind diyarını öyle bir tasvir etti ki gönlümde hemen gidip orayı görme arzusu doğdu. O günden itibaren Hindistan seferinin hazırlıklarına başladım. Birkaç gün içinde gerekli her şeyi tamamlayıp deniz yoluyla Mısır’a gittim. Oradan da Hindistan’a yöneldim ve Allah’ın yardımıyla oraya ulaştım. Daha önce bana yol gösteren dostumun on yılda elde ettiği ticaret ve kazancı ben zahmetsizce elde ettim. Bunun yanında nice görülmemiş ve işitilmemiş gariplikler gördüm. Bu kadar yolculuktan sonra beş yıl içinde memleketime döndüm ve işte dün evime vardım. Ancak siz dostlarıma duyduğum özlem hâlâ içimdeydi. Çok şükür bu sıkıntı da şimdi giderildi.
Ali Bey onun sözlerini beğenerek şöyle dedi: “Gerçi başından geçenleri anlatman bu meclise uygundur ama yol yorgunluğu üzerindedir.” O da şöyle karşılık verdi: “Bunu sorma; daha yeni geldim. Başımdan geçenleri anlatmazsam içim rahat etmez. Ama evden çıkıp tekrar eve dönünceye kadar gördüğüm ve işittiğim her şeyi anlatmam mümkün değildir. Yine de anlatılabileceklerden biri şudur: Deniz yolculuğunda rüzgâr ters esince bizi Özbek diyarına sürükledi. Çok sıkıntı çektiğim için bir daha gemiye binmeye gönlüm razı olmadı. Birkaç arkadaş bulup karadan Hindistan’a gitmeye karar verdik.
Günlerden bir gün Haftan şehrine vardık. Orayı biraz gezip gördükten sonra tekrar yola çıktık ve Hind şehirlerinden Kâbil denilen büyük şehre ulaşmayı amaçladık. Hıtay ile Kâbil arasında, harap hâlde büyük bir şehir vardı. Oraya vardık. Hayatımda bu kadar büyük bir şehir görmemiştim. Yanında da çok büyük bir dağ vardı; önü uçsuz bucaksız bir çöldü. Bu dağın uzunluğu bir yıllık yol kadardı, yüksekliğine göz erişmezdi. Bu dağın en yüksek tepesine öyle bir kale yapılmıştı ki sanki göğe uzanıyordu; etrafını bulutlar kaplamıştı. Bu kaleye Dahhâk Kalesi, şehre de Galgale Şehri derlerdi.
Şehir, bu büyük dağın eteklerinde kurulmuştu. Ancak şehirde öyle bir özellik vardı ki içine girilmedikçe dışarıdan hiçbir yapı görünmezdi. Bunun sebebi, o büyük dağın içinin oyularak sayısız bölüme ayrılmış olmasıydı. Sanki yüz binlerce kapı açılmıştı. Bu kapılardan birine girildiğinde saraylar ve köşkler ortaya çıkardı; hepsi birbirine bağlı, üstlü altlı yapılmıştı. Dağ delinmiş, her yere pencereler ve açıklıklar açılmıştı. Her bir kapının içinde on bin kişinin barınabileceği kadar evler yapılmıştı. Öyle ki ne sıcaktan korku vardı ne de soğuktan rahatsızlık. Kapısının önünde bir kişi dursa, yüz bin kişi içeri giremezdi. Şehrin çarşısı da bu şekilde kapılarla kurulmuştu. Gidip gezdik; bütün evler ve dükkânlar sanki bugün ustanın elinden çıkmış gibiydi ama hiçbir canlılık, hiçbir hayat belirtisi yoktu. Yalnızca kalenin içinde biraz hareket vardı. Halk, yılın bir zamanında ekin ekmek için gelir, o vakit bu evlerde iki ay kadar kalır, sonra yine giderdi.
Şehrin ortasında büyük bir nehir akıyordu. Bu büyük şehirde ve nehir kenarında taştan yapılmış insan heykelleri vardı; her birinin boyu neredeyse beş yüz arşın kadardı. Biri kadın, biri erkek şeklindeydi. Görünüşleri o kadar heybetliydi ki gece vakti onları bilmeden gören birinin korkudan ölmesi kaçınılmazdı. Gören bir kimse de bir daha görmemeyi tercih ederdi.
Bu heykellerin sahibi, vaktiyle bu Galgale şehrinin hükümdarıymış. Gücüne ve kudretine kapılarak kendi suretini ve oğlunun suretini yaptırmış, halkını da bu heykellere secde ettirirmiş. Bu hükümdarın adına Bamyân dedikleri için bu heykellere de “Bamyân putları” denirmiş. Sonra öyle bir noktaya gelmiş ki ilahlık iddiasında bulunmuş. Bunun üzerine Allah tarafından bir peygamber gönderilip onları dine davet etmiş. Kabul etmeyip peygambere hakaret etmek isteyince, o peygamber şehrin harap olacağını bildirmiş; çok geçmeden de helâk olmuşlar. Daha sonra bazı kimseler gelip o büyük dağın tepesindeki kaleye yerleşmişler.
Adam hikâyesini burada bitirdiğinde evlerine varmışlardı. Evine yakın bir yerde bulunan kahvehanenin önüne geldiler. Ali Bey, kahvehanede daha önce hiçbir yerde görmediği bir kalabalık fark etti. Dostuna, “Kardeşim, bu kalabalığın sebebi nedir? Biliyorsan bana söyle, yoksa gidip biz soralım” dedi. Adam iç çekerek şöyle dedi: “Kardeşim, sakın bu kahvehanenin adını bile anma ve bu kalabalığın sebebini sorma. Bu kahvehanede bir yıldır tuhaf bir durum ortaya çıktı, sana anlatayım. Bu harap olacak yerde fitne çıkaran bir cadı türedi; nice insanları öldürdü, nice insanların evlerini barklarını yıktı. Gel buradan çabucak geçelim, evimize gidelim ki bana ve bu halka gelen bu sıkıntı sana da gelmesin.”
Ali Bey, onun sözlerine şaşırarak şöyle dedi: “Kardeşim, derler ki insan çok gezince çok şey öğrenir; ama senin sözlerinde tuhaflık var, sanki aklın karışmış. İstanbul’daki kahvehanelerde ne cadısı, ne büyüsü olur! Madem böyle tehlikeli bir yer, bak içinde bulunanların çoğu da âlim ve ileri gelen kimseler.” Kendilerini niçin tehlikeye atsınlar? Kahvehanelerde toplananlar ya gençlerdir ya âlimlerdir ya da bir sanat sahibi kimselerdir; her biri kendi işinde ustalaşmış insanlardır. Böyle kimselerin ne derdi olabilir? Adam şöyle dedi: “Sana böyle söylememin sebebi seni canımdan çok sevdiğim içindir. Sakın sen de bu derde düşüp işinden gücünden, evinden barkından olma. Madem bunca zahmet çektin, bari sana gerçeği söyleyeyim. Bu civarda bir çavuş oğlu ortaya çıkmıştır ki bin yıl yaşasam da onun güzelliğini anlatmaya başlasam anlatamam. Her ikindi vakti bu kahvehaneye gelir, kanlı hikâyeler dinler. Öyle güzeldir ki padişahtan dilenciye kadar herkes onun aşk zincirine düşmüştür. Bir yıldır evinden çıkıp yalnızca bu kahvehaneye gelir. Onu bir kez gören kimse, neredeyse malını mülkünü düşünmeden her şeyini feda eder. Ama âşıklarından hiçbirine tek söz söylemez, selam bile vermez. Ben de dün eve geldim, dostlarla buluşmak için kahveye gittim. O fitneciyi görür görmez aklımı yitirdim. Daha anlatırken bile aklım başımdan gidiyor. Benim yaşım yetmişe yaklaştı, sen ise daha gençsin. Eğer kendine güveniyorsan, onu bir kez görmek bin yıl yaşamaya bedeldir. Ama az da olsa kendini tanıyorsan, en iyisi eve gitmektir; çünkü görmemek, görüp de delirmeden daha iyidir.”
Ali Bey şöyle dedi: “Siz şehir oğlanlarısınız; sizin işiniz sevmek ve sevilmektir. Ama biz Türk erleriyiz, aşk nedir bilmeyiz. Bizim sevgimiz iyi bir atadır, güzel bir kılıçtadır. İçimizdeki gerçek bağlılık ise tehlikeli yerde yanımızda duran dost ve kardeşedir. Ama madem bu kadar övdün, bir kez görmek bize de gerekir.” Bunun üzerine ikisi birlikte kahvehaneye gittiler ve büyük güçlükle oturacak bir yer buldular. İkindi ezanı okununca kahvehanede öyle bir kalabalık oldu ki mahşer günü gibi herkes üst üste geldi. Bu sırada Ali Bey kapıya baktı; sanki dünyayı aydınlatan güneş ibret için yeryüzüne inmiş de kahvehaneye giriyordu. O içeri girince, Allah’ın kudreti, kahvehanedeki herkes olduğu yerde kendinden geçti, adeta cansız gibi donup kaldı. Ali Bey’in ise gözleri kamaştı, hayran hayran bakakaldı. Gördüğü o insan güzeli gelip sandığın başındaki kendine ayrılmış yere oturdu. Bunun üzerine kanlı hikâye anlatılmaya başlandı.
Hikâye anlatmak isterler ama herkes öyle şaşkın ve hayran kalmıştır ki ne anlatanda söz kalır ne dinleyende kulak. Herkes bu nazlı gencin güzelliği karşısında aklını yitirmiş gibidir. Meğer bu ay yüzlü ortaya çıktığından beri halkın hâli böyleymiş; bir gören bir daha ondan ayrılmaya dayanamaz. O can yakıcı güzel evinden çıkıp kahveye gelince âşıklar iki gece önceden dizilip selam vermek için beklerler; fakat o genç kimseye ne selam verir ne de yüzüne bakar. Kahveden çıkarken de halk yine aynı şekilde peşinden gider. İçlerinde beyler, paşalar, mollalar olduğu hâlde hepsi o taze gül gibi güzele bir selam vermek için bekler durur.
Ali Bey de onu görünce donup kaldı. Kahvedeki halk kendine gelip o parlak yüzlüye bakarak hayranlığını dile getirdi. Ali Bey de “Gerçekten insan bu güzelliğe gönül vermekten kendini alamaz” dedi. Böylece o da iddialı sözlerle geldiği hâlde kendini bu güzelin sevgisinden kurtaramadı; onun saçlarının tuzağından sıyrılamadı ve diğer âşıklar gibi hayran ve şaşkın kaldı. Yanındaki dostu hâlini görünce neye uğradığını anladı. Bu derde düşene çare yoktu. Hikâye meclisi bitince o parlak yüzlü genç kalkıp gitti. Âşıklar da yerlerinden kalkarak onu evine kadar takip ettiler ve iki gece boyunca selam vermek için beklediler.
Ali Bey ise o günden sonra kendinden geçmiş bir hâlde, ne yaptığının farkında olmadan gencin peşine takıldı ve kendini bu çaresiz sevdaya düşürdü. Eskiden tanıdığı dostlarını artık umursamaz oldu. O da bir köşede durup selam vermek için bekledi; fakat o güzeller güzeli hiçbirine bakmadan, ne selam verip ne söz söyleyip doğrudan evine gitti. O kadar ileri gelen, zengin ve itibarlı kişi selam için beklediği hâlde hiçbirine iltifat etmedi. Gözden kaybolunca âşıklar feryat etmeye başladılar; sesleri göklere yükseldi. Biraz gözyaşı döktükten sonra akılları başlarına gelince Ali Bey’in dostları yanına gelip hâlini sordular. Ali Bey konuşamayacak durumdaydı. Sonunda “Ey dost, eskiden beri aramızdaki dostluk hatırına söylüyorum: bu dertten kurtulmanın yolu canı ve malı terk etmektir. Aramızdaki sevgi samimiyettendir ama bu kişiden daha tehlikeli bir şey yoktur” diyerek o güzelin adını anıp ağlamaya başladı. Ardından özür dileyerek, “Kardeşim, seni bu büyüleyici genç için buraya getirmedim” dedi. "Belki seni sadece bir lokma ekmek için evime davet etmiştim. Ama söz arasında o genç âlimin hâlini anlattım, sen de kahvehaneye gitmek için izin istedin. Yolda hâlini hatırını sorarken seni dostça konuşturdum. Sen ise çavuş oğlunun güzelliğine kapılıp bu derde düştün. Ben önce şöyle düşünmüştüm: Kastamonulu bir Türk, nerede böyle bir güzele meyleder! Ama eğer sen de onun saçlarının zincirine bağlanıp bu hâle düşeceğini bilseydim, ondan hiç söz etmezdim. Artık sabretmekten başka çare yoktur” diyerek onu teselli etti ve eve döndüler.
Fakat Ali Bey o gece ne yiyip içti ne de uyudu; sabaha kadar rahat bulamadı. Bin güçlükle sabahı etti ve erkenden adamlarının bulunduğu yere gitti. Atlarının ve hizmetkârlarının hazır olduğunu görünce, aşk zinciri boynuna dolandığı için yola çıkmaya gücü yetmedi. Onlara, “Siz gidin, benim biraz işim var. Birkaç gün İstanbul’da kalmam gerekiyor. Eğer ulufe zamanı gelirse gelirim, gelmezsem siz yine gelip beni arayın” dedi. Hizmetkârlarını gönderdi, kendisi ise o gün gidip Çavuşzade’nin kapısının karşısında bir ev kiralayıp yerleşti.
Artık her zamanki işi, Çavuşzade’yi görmekti. Ne zaman sarayından çıksa, onun yüzüne bakakalıyordu. O güzelin vakti ikindiden sonraydı; başka zaman evinden çıkmaz, kimseye görünmezdi. Evine de misafir eksik olmazdı. Ali Bey altı ay boyunca gece gündüz bu aşkın sıkıntısıyla yaşadı. Ne zaman o ay yüzlü ortaya çıksa, hemen karşısında hazır bulunurdu. Ama o güzelden Ali Bey’e ne bir selam ne bir söz düştü. Hatta bir bakış bile nasip olmadı. Gerçi o güzel kimseyle ilgilenmezdi ama bu hâl Ali Bey’in canına iyice işledi.
Hizmetkârları gelip ona öğüt verdiler, fakat âşığa nasihat su üstüne yazı yazmak gibidir. Ali Bey çok düşündü ve sonunda şöyle karar verdi: Sabah erkenden kalkıp sevdiğinin yolu üzerine duracak, eğer o güzel kendisine iltifat etmezse onun önünde kendini öldürecekti. Bu düşünce ona uygun geldi. Sabah erkenden kalkıp o kahvehaneye giden yol üzerinde bir taşa yaslanıp bekledi.
Nihayet o nazlı güzel, her zamanki gibi ikindi vakti evinden çıkıp türlü naz ve cilveyle kahvehaneye doğru yürüdü. Ali Bey onun yanına yaklaşırken, gece boyunca hazırladığı sözleri söylemek istediyse de, onu görünce hepsini unuttu. Bütün bedeni titremeye başladı, konuşamaz hâle geldi ve kendinden geçti. O güzel yürüyüp geçerken Ali Bey’in yanına geldi, başını kaldırıp gülümseyerek ona selam verdi. Bu selamın verdiği zevkle neredeyse canı çıkacaktı. Yüzüstü yere kapandı. O yüce gönüllü güzel, şahin gibi atılıp yere düşmeden onu kolundan tutarak kaldırdı. Ali Bey’in bu iltifata dayanamayarak can vermek üzere olduğunu görünce kaşlarını çatarak, “Çabuk kendine gel, yoksa seni bakışımla parça parça ederim” dedi.
Bu sırada zavallı âşık, sevgilinin öfkesiyle kendine gelip onun elini tuttu ve birlikte kahveye gidelim diye teklif etti. O da onunla birlikte yürüdü. Diğer âşıklar ise Ali Bey’in bir anda bu nimete kavuştuğunu görünce kıskançlıktan yanıp tutuştu; fırsat bulsalar onu parça parça etmeye karar verdiler. Fakat o anda bir şey yapamayacaklarını anlayıp yalnız yakalarsak daha iyi olur diye düşündüler. Çavuşzade ise bunların hiçbirine aldırmadan Ali Bey’in elini tutarak kahveye geldi, her zamanki yerine oturdu ve onu yanına alıp sohbet etti. Etraftaki âşıklar bu durumu görünce içlerinden yanıp kaldılar.
O güzel, ne yedi içtiyse Ali Bey’e de sundu. Hikâye meclisi bitince elinden tutup birlikte kahveden çıktılar ve konuşarak yürüdüler. Evine vardıklarında, “Ey Ali Bey, lütfen zahmet buyurup benim evime teşrif et” dedi. Ali Bey, böyle yüce bir kişinin kendisine yakınlık göstermesine şükrederek daveti kabul etti. Bir süre sonra cennet gibi bir saraya vardıklarını fark etti. Sofra kurulmuş, beyaz tabaklar ve Çin kâseleriyle donatılmıştı. O güzel meclisin başına oturdu, Ali Bey’i de yanına oturttu; yalnızca genç bir hizmetkâr ayakta durup sakilik ediyordu.
Ev boştu, meclis hazırdı, sevgili yanındaydı. Ali Bey bunun rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu düşünürken, o güzel şöyle dedi: “Görüyorsun ki nice âşıklarım var. Fakat onların arasında senin aşkının gerçek olduğunu anladım. Bu yüzden seni hepsine tercih ettim, seni sırdaşı ve dert ortağı edindim. Şimdi aklını başına topla. Eğer muradın bana kavuşmaksa işte buradayım. Eğer başka bir isteğin varsa, öpüşmek ya da yakınlık kurmak gibi, buna da engel olmayacağım. Ama korkarım ki altı ay boyunca çektiğin acıdan sonra birden bu kavuşmaya dayanamayacaksın.”
Ali Bey de başını eğip toparlanarak, yüzünü onun ayaklarına sürüp şöyle dedi: “Ey güzellerin sultanı, altı aydır aşkının zincirini boynumda taşıyor, bir selamını bekliyordum. Ne kadar mal mülk toplasam seni görünce hiçbirini hatırlamazdım. Allah senin katı gönlünü yumuşatıp bana bu kadar yakınlık gösterdi. Bu lütfun karşısında kendimden geçiyorum. Ne yapayım? Elin elime değdiğinde canım çıkacak gibi oluyor ama yine de kendimi zor tutuyorum. Sultanım, derviş ile şehzade hikâyesini işitmedin mi?”
Çavuşzade bunu sorunca Ali Bey anlatmaya başladı: “Eskiden bir padişah vardı; benzeri dünyaya gelmemişti. Onun da öyle bir oğlu vardı ki güzellikte ayı, yakışıklılıkta melekleri geride bırakırdı. Yüzünde öyle bir çekicilik vardı ki mıknatıs gibi herkesi kendine çekerdi. Bu yüzden babası bile ona âşıktı. Başkalarını rakip görür, ona bakıp iç çekenleri öldürtürdü.”
Bir gün vezir, padişahın bu kadar âşığı haksız yere öldürmesine razı olmayarak, “Padişahım, bu kadar insanı sebepsiz yere öldürme; bunun hesabı elbet sorulur. Bu kadar âşık arasında gerçek bir âşık da olabilir” diyerek onu çeşitli yollarla ikna etti. Padişah da bu kez vezirin nasihatine uyup haksız yere kan dökmekten vazgeçti. Bu hikâyeyi anlatmaktaki maksat şudur: Biz de eğer gerçek âşık olsaydık, bu kadar nimete dayanamayarak helâk olmamız gerekirdi; yoksa bu kadar kendinden geçiş nasıl olur?
Çavuşzade, güzelliğinin insanları bu derece perişan ettiğini duyunca biraz kızarıp utandı ve parlak yüzü güneş gibi ışıldayarak şöyle dedi: “Ey gerçek âşık! Öyle âşık vardır ki sevgilisinin bir anlık sarılışına bile dayanamaz, canını teslim eder. Onlar daha aşk başlamadan önce canlarını terk etmiş, dünyayla bağlarını koparmış kimselerdir. Senin dediğin türden aşk ise başka bir şeydir; ona Allah aşkı derler. Ondan bir tat almış olanların aşkı başka türlü tecelli eder. Yoksa manevî aşkı bırakıp yalnızca görünürdeki sevgiliye gönül bağlamak değildir. Bu kimseler iki dünyadan da el çekmiş oldukları için o güzelde bir işaret görüp ona yönelirler. Kavuşma gerçekleştiğinde ise iki hâl ortaya çıkar: ya büyük bir sevinç ya da büyük bir perişanlık. Her ikisi de tehlikelidir. Bir beden bu iki hâle nasıl dayanabilir? Sevinç, kavuştuğunu sanmaktan; perişanlık ise aslında istediğini bulamadığını anlamaktan doğar. Sonuç olarak bu mutlu kimseler gerçek aşka canlarını vererek ulaşırlar.”
Sonra şöyle devam etti: “Senin hikâyene benzer bir olay da vardır.” Bunun üzerine Ali Bey sordu. Çavuşzade şöyle anlattı: “Ecmaî bir gün seyahat ederken bir Arap’ın evine misafir oldu. Orada genç bir delikanlının neredeyse canını tüketmiş bir hâlde olduğunu gördü. O kadar zayıflamıştı ki ayakta duracak hâli yoktu; duvara dayanmış, gözlerinden sürekli yaş akıyordu. Bu hâl Ecmaî’ye çok garip geldi ve ev sahibine sordu. Ev sahibi dedi ki: ‘Bu benim kölem. Küçüklüğünden beri onu büyüttüm, evladım gibi yetiştirdim. On beş yaşına gelince güçlü, kuvvetli ve yakışıklı bir delikanlı oldu. Kabilemizde yüz yiğide bedeldi. Bir gün benim güzel ve zarif bir kızım vardı; şimdi karşı odada zincire vurulmuş hâlde duruyor. Bu genç ona bakıp aşka düştü. Günden güne aşkı arttı, yemeden içmeden kesildi. Kız da onun kendisine olan aşkını anlayınca naz ve cilveyle onu daha da kendine bağladı. Sonunda bu delikanlıyı bu hâle düşürdü.’
Ecmaî dedi ki: ‘Bir sorun varken iki oldu. Bu genç hem güzel, hem yiğit, hem de söz ustası. Arap geleneğinde büyüklük cesaret ve sözle olur. Üstelik kızını da seviyor. Böyle birine kızını vermemen doğru değildir; yoksa helâk olacak. Kızı hapsetmenin ne anlamı var?’ Arap ise şöyle cevap verdi: ‘Ey misafir, bu köleme bin kızım olsa hepsini veririm. Sadece ben değil, bütün kabilemiz ona kız vermeyi şeref sayar. Ama o hiçbirini kabul etmez. Onun aşkı öyle bir şey ki, kıza kavuşmakla dinmez. Hatta elini eline değse bile helâk olur. Kızı hapsetmemin sebebi de budur: onu her gördüğünde kendinden geçiyor. Görmeyince gözyaşı dinmez, görünce bayılır. Bazen bir gün bir gece kendine gelemez. Bu derde çare bulamadım, bu yüzden ben de perişan oldum.’
Ecmaî bu sözlere inanmayıp şöyle dedi: ‘Ey Arap, bu nasıl boş bir özürdür! Aşkı ve âşıklığı böyle açıklayamazsın. Aşkın başlangıcından beri ben bu işin içindeyim; Kays ile Ferhad daha çocukken ben bu yolun sonuna varmıştım. Aşk mektebinde her şeyi gördüm. Hiçbir zaman aşkın kavuşma dışında yatıştığını görmedim. Bu derdin çaresi ne âlimlerde ne hekimlerde bulunur. Sen, bu genci kabile halkına sevdirmişsin ama onu damat yapmaya yanaşmıyorsun. Bu, sadece boş bir gururdur. Böyle bir yiğide kızını vermemek doğru değildir. Eğer gerçekten söylediğin gibi iyi özelliklere sahipse, onu damat yapmak ayıp sayılmaz. Aksine, bu senin için bir şereftir.’”
“Eğer bu zavallı âşık bu gece muradına eremezse artık lokma bile yemem” diye yemin edince, Arap bunu duyduğunda gözlerinden yaş yerine kan akıtarak yerinden kalktı, o âşığın başını bağrına bastı, yüzünü gözünü öptü ve ağıt yakmaya başladı: “Yazık sana ey zavallı âşık! Daha gençliğin solmadan, ömründen bir taze gül açmadan yok olup gideceksin. Keşke bu kız dünyaya gelmeseydi ya da kader seni ona kurban etmeseydi. Ey can yoldaşım, ey gönlümün huzuru! Her ne kadar bu dert beni de perişan ettiyse de, bu zayıf bedende can olduğu sürece umut vardır; derdi veren Allah çareyi de verir” diyerek ailesiyle birlikte ağlamaya başladı. Ama yine de kavuşmanın öldürücü olacağını düşünüyordu. Çünkü daha önce kızını kölesine vermeyi ayıp saymış, bu aşkı sıradan bir sevda zannetmişti. Ecmaî ise “Kavuşmaya erenler Allah’ın seçkin kullarıdır” deyip, “Kızı da getirelim, bakalım ne olacak” dedi.
Arap ağlamayı bırakıp çaresizce Ecmaî’ye yöneldi. Ecmaî de, “Bu Arap’ın günahına girme, bu teklifi bırak. Eğer ayıp sayıp kızını vermek istemiyorsan, kızı sana bağışlasın; al götür, ne istersen yap” dedi. Bunun üzerine bir araya getirilmelerini istedi. Sonunda Arap mecbur kalıp kızın ayağındaki bağı çözdü ve, “Ey kızım, bu misafirimiz bu zavallıyı kurtarmak istiyor; şimdi onun yanına gittiğinde o sana teslim olacaktır. Allah hakkı için seni serbest bırakayım ama o da, sen de muradınıza eremeden helâk olmayasınız” dedi.
Ecmaî, Arap’ın ardından gidip dışarıdan konuşmalarını dinledi. İçeri baktığında öyle bir kız gördü ki, hayatında ne padişahların saraylarında ne de Arap, Acem, Hint ve Rum diyarlarında benzerini görmüş ne de duymuştu. Kız ise babasının sözlerinden utanıp kızardı. Ay gibi parlak yüzü ışıldıyordu. Ecmaî onun güzelliğine hayran kalıp, “Bu öyle bir güneştir ki ona kavuşanlar âb-ı hayata erişmiş sayılır; öyle bir yüzdür ki rüzgârı bile ölüleri diriltir” diye düşündü. Ancak kendisi böyle bir aşka kapılmadığından, o zavallının helâk olacağını pek düşünmedi.
Sonra kız ile Arap birlikte kölenin yanına geldiler. Genç, o güzeli bir kez görür görmez sonbahar yaprağı gibi titreyip kendinden geçti. Arap, “Gördün mü?” dedi. Ecmaî, “Gördüm ama bu baygınlık ayrılık acısından olabilir; şimdi kız onu kucaklarsa hemen dirilir” dedi. Arap ise, “Hayır, kucaklamak değil, eline dokunduğu anda ölmesi kesindir” diye karşılık verdi ve, “Eğer sözümü dinlemezsen senden de bir isteğim var: Bu köle ölecek olursa iki kişinin kanına girmiş olursun. O hâlde sen benim damadım ol” dedi.
Ecmaî bunu duyunca düşündü: “Eğer bu genç kurtulursa bir âşığı sevgilisine kavuşturmuş olurum; kurtulamazsa da bu fedakârlık boşa gitmez.” Bu düşünceyle teklifi kabul etti. Bunun üzerine Arap tereddüt etmeden kızı kölenin yanına götürdü. Fakat kadınlar çoğu zaman kendilerine gerçekten âşık olanlara meyletmediği için, bu kız da o zavallıya zerre kadar acımadı. Ecmaî’nin bu kararını görünce neşeli bir tavırla onun elini tuttu ve “Kalk sevgilim” dedi. Âşık, sevgilinin elini elinde görünce bir ah çekti ve ruhunu teslim etti.
Ecmaî bu duruma hayret ederken, Arap hemen kabilesini topladı ve kızını Ecmaî ile evlendirdi. Bu hikâyeden çıkarılacak sonuç şudur: Böyle bir aşk bu zamanda çok nadirdir. Benim de başımdan bir hâl geçti; eğer bana gerçek bir dost yardım etmezse bu dünyadan göçmem kaçınılmazdır. Bu yüzden güzelliğim uğruna kendini feda edecek çok kişi vardır ama her fedakârlık işe yaramaz. Ben öyle bir yiğit isterim ki gerektiğinde hem kendini hem beni kurtarsın; ya da kendini feda edip beni kurtuluşa ulaştırsın.”
Ali Bey bu sözleri duyunca içindeki yiğitlik ve cesaret kabardı, kendini toparladı ve şöyle dedi: “Ey nazlı güzel! Bana şimdi içinde bulunduğun durumu açıkça söyle. Sana kötülük etmek isteyen kim olursa olsun, isterse dünyanın en büyük büyücüsü olsun, onun karşısına çıkar, seni korurum.”
“Bu canı da, bu bedeni de senden vazgeçerim” dedi. Çavuşzade, Ali Bey’in bu yiğitçe sözlerinden hoşnut olup içindeki korkuyu giderdi ve şöyle dedi: “Ey vefalı dost, sözlerinden de yüzünden de senin gerçek biri olduğunu anlıyorum. Şimdi önce benim başımdan geçenleri dinle:
Bir gün burada otururken yoldan geçenleri seyrederken birini gördüm. Güzelliğiyle dikkat çeken, nazik konuşan, ince yapılı, otuz yaşlarında biriydi. Siyah kaşlı gözlü, sarışın, ela gözlü, zarif ve çevik biriydi. Etrafı aydınlatır gibi parlayarak bu pencerenin önünde durdu, yüzündeki örtüyü kaldırıp kendini gösterdi. Sanki sabah güneşi doğmuş ya da gece ansızın ay doğmuş gibiydi. Sokakta adeta güneş gibi parladı.
Onu görür görmez bir bakışta beni benden aldı. Güzelliği karşısında canımdan başka bir şey veremez hâle geldim. Kendi güzelliğime güvenirdim ama onunkiyle kıyaslanamazdı. O ana kadar birçok âşığı kendime bağlamıştım; ama bu kez ben onun tuzağına düştüm, kurtulamadım, hayran kaldım. O güzel, beni böyle etkilediğini görünce gülümseyerek ‘Ey çelebi, seven ölsün mü?’ dedi. Bu sözün verdiği zevkle kendimden geçtim, cevap veremedim; sadece ‘Ömrün uzun olsun’ diyebildim.
Sonra ‘Eğer kavuşmak istiyorsan aşağı gel’ dedi. Hemen kapıya koştum ama o çoktan gitmişti, yalnızca bir cariye bırakmıştı. Neredeyse canım çıkıyordu. Cariye bana, ‘Eğer onu görmek istiyorsan peşinden gel’ dedi. Bunun üzerine yeniden can buldum ve hemen peşine düştüm. Annem dışarı çıktığımı görmüş ama umursamadım. Onun peşinden deli gibi gittim. O ise bir kez kendini gösterip beni tuzağa düşürdüğünü anlayınca arkasına bile bakmadan yürüdü. Ben de nereye gittiğimi bilmeden peşinden gittim. Sonunda bir saraya girdi, cariye kapıda kaldı ve bana, ‘Akşama kadar burada bekle; akşam olunca kavuşursun’ dedi.
Bu sözler beni hem sevindirdi hem de perişan etti. Duvara yaslanıp bekledim. Cariye benim hâlime gülerek, ‘Daha birkaç saat kaldı; kavuşma ümidi bu kadar yakınken bu kadar perişan oldun, ya yıllarca kavuşamayanların hâlini düşün’ dedi ve içeri girdi. Bir süre sonra kendime gelip baktım ki Ayasofya’ya gelmişim. O sarayın kime ait olduğunu anladım ve kendimi bir ejderhanın ağzına atmış gibi hissettim. Oradan güçlükle ayrılıp eve döndüm.
Annem beni aratmış, beni görünce rahatladı. Yüzümdeki hâli görünce ne olduğunu sordu. Ben de korkumu gizlemeden her şeyi anlattım. Meğer o güzel büyük bir ailedenmiş. Annem feryat ederek, ‘Oğlum, kendini bir canavarın tuzağına düşürdün. Gitsen de gitmesen de sonun ölüm’ dedi. Ben ise, ‘Benim için ölüm, kavuşamamak demektir’ dedim. Annem de, ‘Bu şehirde güzel kadınlara kapılanlar bununla övünür ama seni tuzağa düşüren o kadın gibiler, güzel gördüklerini her yolla avlarlar. Güzelliklerinin altında başka bir tehlike gizlidir’ diye uyardı. Bu dereceye ulaştıktan sonra artık başkalarının canlarını böyle şeyler uğruna feda ederler. Ama bu mertebeye varıncaya kadar da kendi canlarını bu yolda harcarlar. Bu mertebeye ulaşmış o güzelin bir tehlikesi vardır: kendisinden başka bir kadınla birlikte olunduğunu, yani bir erkekle bir kadının yakınlaştığını duyarsa asla merhamet etmez, onları öldürtür. Sen ise güzellikte eşsizsin; bütün kadınlar sana âşıktır. Birçoğu da sana meylettiğini söylemeye bile cesaret edemez. Ama bir kere bu zevki tattıktan sonra gençliğin gereği başkasına yönelirsin. İşte asıl tehlike budur. Annem bana böyle söyledi. Ben de, ‘Bugüne kadar kimseye gönül vermedim ama bu güzel bana ne yaptıysa artık onu bırakıp başkasına bakamam’ dedim. Annem de, ‘Seni Allah’a emanet ediyorum’ diyerek sustu.
Gece vakti gelince yeni bir hayat başlamış gibi oldu. O sırada benim bir lalam vardı; boyu, posu, yüzü sana çok benzerdi. Annem onu bir iş için dışarı göndermişti. Onu bahane edip evden çıktım. Dâvud Paşa İskelesi’nden Ayasofya’ya kadar uzun bir yol yürüdüm ve vakti gelince kapıda hazır bulundum. Cariye beni içeri aldı. Biraz ilerledikten sonra saraya vardık. İçeri girince büyük bir avlu gördüm; her yer bahçeydi, ortasında havuzlar, köşkler vardı. Meğer burası o sarayın gizli bahçesiymiş. O güzel, burada kimseye görünmeden eğlenmek için bu yeri yaptırmış. Erkeklerden kimse buraya girmez, davet edilmeden kocası bile gelmezmiş. Sadece yaşlı bir görevli gündüz gelip işini görür, gece giderdi.
Merdivenlerden çıkınca öyle bir saray gördüm ki cennet gibiydi; ipeklerle süslenmişti. O güzel, değerli kumaşlar arasında oturuyordu. Bir hizmetkâr beni getirip bıraktı. Lalamı aşağıda bırakmıştım. Beni görünce yerinden kalktı, sarıldı, yanına oturttu. Yanında sadece küçük bir kız sakilik ediyordu. Bir süre sonra lalamı da çağırttı, ayrı bir yere oturttu. O ise utanarak bizimle oturmadı. Lalam birkaç kadeh içip kendinden geçerek uykuya daldı. Bundan sonra her gelişinde aynı şey olurdu.
Ben ise o güzel ile baş başa kalır, zevk ve sohbet ederdik. Karşılıklı oturur, birbirimize hayran olurduk. Öyle bir yerdi ki sanki iki yandan denizlerle çevriliydi; her tarafta bahçeler, havuzlar, çeşmeler vardı. Bülbüller ötüyor, etraf mis gibi kokularla doluydu. O güzel yanımda; birimiz âşık, birimiz maşuk, birimiz ay, birimiz güneş gibiydik. O benim güzelliğime hayran, ben onun güzelliğine şaşkındım. Bir süre birbirimizin güzelliğiyle mest olup sonra kadehler kaldırarak içtik. Şarap neşesi gönlümüzü hoş edince artık sabredecek hâlimiz kalmadı. Birbirimizin boynuna sarıldık, öpüşüp yakınlaştık. Bu sırada can cana kavuşma arzusuna kapılınca, saki olan cariyeye perdeyi çekmesini emretti. Hemen soyunduk, birbirimize sarıldık; adeta iki başlı tek beden olduk. Sonunda muradımıza erdik ve uzun süre bu zevkten kendimizden geçtik. Aklımız başımıza gelince hemen kalkıp havuza girdik. Havuz gül suyuyla doluydu; orada da bir süre eğlendik. Sonra çıkıp yeniden giyindik, meclise döndük. Sofra yeniden kuruldu, çalgıcı ve şarkıcı cariyeler geldi. Hepsi süslenmiş, güzellikleriyle dikkat çeken kimselerdi. Beni görünce her biri bana ilgi gösterdi ama ben hiçbirine bakmadım; çünkü ayı gören yıldızlara bakmaz.
Gecemiz böyle zevk ve eğlenceyle geçti. Sabah olunca bana kıymetli elbiseler, mücevherler ve altınlar verdi. Her gece gelmemi istedi. Ben de ayrılmak istemedim, eve dönüp olanları anneme anlattım. Annem yine beni uyardı, başkalarıyla ilgilenmememi söyledi. Ben de gündüzleri kahveye gidip vakit geçiriyor, akşam olunca onun yanına gidiyordum. Böylece bir yıl boyunca her gece onunla birlikte oldum; bana çok mal, kürk ve altın verdi.
Bir gün yine birlikteyken başım dizinde uyuyakalmışım. O sırada beni kucaklayınca gözyaşı yüzüme düştü, uyandım. Onun ağladığını görünce sebebini sordum. Bana, “Ey gönlümün huzuru! Her şeyimiz yerinde, mutluyuz ama korkuyorum. Gün geçtikçe güzelliğin artıyor; bir gün beni bırakıp başkasına gönül verirsin diye endişe ediyorum. Şimdi kavuşmuşken ayrılığa dayanamam” dedi ve yeniden ağlamaya başladı.
Bu sözler beni derinden yaraladı. Hemen ayağına kapanıp, “Ey nazlı güzel! Keşke doğmasaydım da bu sözleri duymasaydım. Böyle bir şüpheye nasıl kapılırsın? Bin gözüm olsa senden başkasına bakmam. Eğer güven istiyorsan ne dilersen yaparım. Senin için ölüm bile bana hoş gelir” dedim ve hançerimi çekip kendimi öldürmek istedim. Hemen elimi tuttu, hançeri aldı ve şöyle dedi: “Eğer bana güven vermek istiyorsan, Kur’an üzerine yemin et.”
Bunun üzerine kalktım, gusül alıp abdest aldım, namaz kıldım ve yemin ettim: “Senden başkasıyla birlikte olmayacağım, kimseyle yakınlık kurmayacağım.” Bu yeminden sonra bana tamamen güvendi, sevinçle ayağa kalktı, parmağındaki değerli yüzüğü çıkarıp bana taktı ve, “Şimdi beni yeniden dirilttin” dedi.
“Ben de bugünden sonra senden başka ne erkek ne kadınla, hatta helalimle bile birlikte olmam” dedi ve yüzüğü bu yüzden verdiğini, ona baktıkça yeminini hatırlamasını istedi. O gece yine zevk ve sefa içinde geçti. Meğer bu güzel, daha önce bir başka genç kızı da severmiş. O kız sık sık gelip cilveler yapar, kendisine yapılan ihsanlardan pay alırmış. Fakat aramızda yemin edildikten sonra ona haber gönderip artık gelmemesini söylemiş. Bu duruma içerleyen kız, hemen gelip yalvararak, “Eğer Çavuşzade ile olan yakınlığın yüzündense ben ona rakip olmam; başka bir suçum varsa beni öldür, ama senden ayrı kalamam” dedi. Bunun üzerine o güzel acıyıp, “Sana karşı sevgim var ama Çavuşzade ile sözleştiğim için artık ondan başkasını istemem” diye cevap verdi. Ben de aynı şekilde, bundan sonra hayatımı yalnız onunla geçireceğime dair yemin ettiğimi söyledim.
Bunu duyan kız gülerek, “Âşıklarda akıl kalmaz derlerdi, doğruymuş. Bu ne boş hayal, bu ne yalan yemin! İstanbul’da daha küçük yaştan itibaren herkes bu işlere başlar, sonra büyüdükçe çeşit çeşit eğlencelere yönelir. Senin de daha önce böyle şeyler yaşamadığını kim söyleyebilir?” diyerek sözlerimizi yalanladı. O güzel ise bu sözlere kızıp, “Bunların hiçbiri doğru değil, hepsi kıskançlıktan söylenmiş sözlerdir. Ben ona tamamen güveniyorum” dedi ve kızı yanından kovdu.
Kız da hilesi tutmayınca, “Bari izin ver de onunla konuşup gerçeği ortaya çıkarayım” dedi. Bunun üzerine birkaç gün gelmemem için bana haber gönderildi. Aradan günler geçti. Bir gün pencerede otururken son derece güzel bir kadın gördüm. Güzelliğiyle büyüleyiciydi; her adımında naz ve cilve vardı. Onu görünce içimden, “Keşke bu yemini etmeden önce bunu görseydim” diye geçirdim ama hemen gözümü ondan çektim. Kadın da bunu fark edince ağlayarak bana sitem etti: “Bu ne zulüm, bu ne ilgisizlik? Âşıkların hâli böyle midir?” diye feryat etti.
Onun bu hâli beni etkiledi. “Bu öyle bir güzeldir ki kimseye nasip olmaz” diyerek yanına indim. Ona, “Sana karşı ilgisiz değilim ama bu iş her zaman konuşulacak bir şey değildir. Senin güzelliğin öyle bir şey ki görenin aklı başından gider. Sana kavuşmak kolay bir şey değildir; belki seni görmemek, görüp delirmekten daha iyidir” dedim. O da, “Eğer bana kötülük etmek istemiyorsan biraz yanımda otur” dedi. İçeri girdi, kapıyı kapattı, yukarı çıktı. Ben de peşinden gidip, “Bu ev başkasına ait, buraya gelmen doğru değil; kendini kötü duruma düşürme” diye uyardım. Ama söz dinlemedi, yüzünü açtı, beni karşısına oturttu. Ne kadar gitmesini söylediysem de dinlemedi.
Güzelliği öyleydi ki yıllarca ibadet eden birini bile yoldan çıkaracak cinstendi. Ondan kaçmak, kendi rızasıyla ölümü seçmek gibiydi. Yeminimden dolayı kendimi zor tuttum. Sonunda mecburen yanında kaldım. Bir süre sonra bana, “Ben hâlâ bakireyim ve bu aşkın gerçek olup olmadığını görmek isterim” dedi. Ben de ona, “Bize gösterdiğin bu ilgi yeterlidir; daha ileri gitmek doğru değildir” diye cevap verdim. Fakat o, uzun zamandır beni görmek istediğini, sonunda karşılaşınca kendinden geçtiğini, günlerce bu hâlden kurtulamadığını anlattı.
Sonunda bir gün, bir geceden sonra aklım başıma geldi. Gözümü açtığımda babamla annem başucumda oturmuş, korku ve telaş içindeydiler. Kendime gelmemi bir yeniden doğuş gibi sayıp kurbanlar adadılar. Ama ben hiçbirine aldırmadım. Nereye baksam senin hayalini görüyordum. Hemen sana gelmek için dışarı çıkmak istedim; tuttular, beni eve kapattılar.
Günlerim ne uyuyarak ne yiyip içerek ne de ağlamadan geçiyordu. Beni serbest bıraktıkları anda yine kapıya yöneliyordum. Dün annem yanıma gelip hâlimi sordu. Zorla konuşturduğunda derdimin yalnızca seni görmek olduğunu anladı. Bana, ‘Ey ciğerimin parçası! Kötü bir derde tutulmuşsun. O öyle bir güzeldir ki başkasına bakmaz; üstelik aralarında söz ve yemin de vardır’ dedi. Bütün durumu anlattı.
Ben de, ‘Ey anne! Bil ki o güzelden başkasını ne gönlüm ister ne gözüm görür. Eğer dünyada onunla kavuşamazsam, hiç değilse yüzünü görmekle yetinir, aşk ateşiyle yanar, bu yolla hakikate ulaşırım. Ahirette kavuşma ümidi bana yeter. Ama şimdi izin ver, gidip ayağına yüz süreyim; çektiğim acıyı ona söyleyeyim. Belki içimdeki bu yangın diner’ dedim. Annem başka çare kalmadığını anlayınca izin verdi.
Hiç kimseye haber vermeden, tek başıma yola çıktım. Allah’ın yardımıyla huzuruna ulaştım. Niyetimin yalnızca yüzünü görmek olduğunu kalbim iyice kavramıştı. Onu görünce içimdeki ateş bir nebze yatıştı. Yedi gündür bir şey yemediğimi söyledim ve biraz ekmek istedim.
O da bir cariyesine işaret etti. Gizlediği bir kutudan yemekler çıkarıldı, sofra kuruldu. Ama ben onun güzelliğine ve gözyaşlarına bakmaktan yiyemedim; içim parçalanıyordu. Bir yandan da yeminimi hatırlayıp gitmesini rica ediyordum.
Sonunda yemek hazır olunca kendi kendime, ‘Bari yemek yesin, sonra gitmezse ben giderim’ dedim. Çünkü hem onun hikâyesine inanmıştım hem de ona karşı duyduğum aşk kalbimi doldurmuştu. Bütün bedenim titremeye başladı. O da yemeğe davet edildi ama o da yiyemedi; gözleri sürekli yüzümdeydi.
Ben, ‘Lütfen biraz ye ve sonra git; bu kadarı yeter’ dedim. O ise başını eğip ağlayarak, Allah’ın, peygamberlerin ve sabırla acıya katlananların hürmetine, benimle aynı kaptan bir lokma yemeyi istedi. Böyle bir güzelliğin yalvarışına dayanmak zordu.
Bir yandan bunun yanlış olacağını düşünüyor, bir yandan da şeytanın vesvesesine kapılıyordum. ‘Bari günaha girmeden, sadece yanında oturayım’ diye kendimi kandırdım. Sonunda yanına oturdum ve yemeğe başladık.
O da bana, ‘Ben ömrüm boyunca yemeksiz içemem’ diyerek şarap getirtti. İçti, sonra bana da sundu. Çok ısrar edince ben de içtim. Üç kadehten sonra aklım başımdan gitti. Kendimi kaybettim; ona yaklaşmak istedim.
Ama o beni durdurdu ve ‘Bu yaptığın doğru değil, üstelik yemin etmişsin’ dedi. Ben ise artık kendimi tutamaz hâle gelmiştim. Birkaç kadeh daha içirince ne yemin ne söz aklımda kaldı. Kendimden geçmiş bir hâlde ona sarıldım.
O sırada cariyeler sofrayı kaldırıp aşağı indiler. Ben ise kendimden geçmiş bir hâlde onun yüzünden öpüyor, elini tutuyor, bütün varlığımla ona yönelmiş bulunuyordum. Bu haz içinde dünyayı da ahireti de unutmuş, tamamen kendimi kaybetmiş bir hâle gelmiştim. Tanrısal kudretle biçim verilmiş gibi duran, ayva göbeğini andıran bir beden ortaya çıktı. O anda arzu galip geldi; bütün gücümle ona yönelip canımı canına katınca, ‘Ah canım! Ne yaptın? Kan ettin!’ diye haykırıp kendinden geçti. Böyle narin bir bedenin ilk birleşmesine el uzatıp bekâretini bozduğumda bana öyle bir haz geldi ki iş bittikten sonra onun yanına yığılıp kendimden geçtim.
Bu sırada fırsat bulup parmağımdaki yüzüğü aldı, altımdan sıyrılıp hızla kalktı; şalvarını, feracesini giyip yüzüne peçesini çekti. Ben ise o hazdan ayrılmak şöyle dursun, gözümü açtığımda onun gitmek üzere olduğunu gördüm. Kalkacak hâlim yoktu, konuşacak gücüm de kalmamıştı. Gözümü açtığımı görünce, ‘Ey gönlümün arzusu! Bugünden sonra sen bana helâlsin’ dedi.
Meclisteyken daha önce bir öpücük istemiştim; o ise bundan kaçınıp harama razı olmadığını söylemişti. ‘Gerçi şimdi benimlesin; senden fiilî bir şey meydana gelmezdi ama eğer beni helâl olarak kabul edersen sana vardım’ dedi. Ben de, ‘Benim gibi nice kulların varken bu nasıl mümkün olur?’ dedim. O ise, ‘Ben razıyım; bu ikisinin şahitliğiyle beni kabul et’ dedi.
Ben, ‘Erkek şahit olmayınca olmaz; kadın şahitliği kabul edilmez’ dedim. O ise, ‘Sen kabul ettiğini söyle; maksat latifedir’ dedi. Ben de onu helâl olarak kabul ettiğimi söyledim. O da, ‘Ben de bu şahitlerle kabul ettim’ dedi. Meğer cariye sandığım o iki kişi aslında hizmetkârmış; maksadı baştan beri buymuş.
Merdivenin başına geldiğimizde bana şöyle dedi: ‘Ey canımın huzuru! Bu iş duyulmadan olmaz. Sana yemin ettiren o büyücü kadına bir daha gitme; sana asla hayrı dokunmaz. On iki gün sabret; sonra açıkça birleşiriz.’ Bunu söyledikten sonra cebinden bir kâğıt çıkarıp üzerime attı ve gitti.
Biraz sonra aklım başıma geldi. Kalktım; ortalıkta kan aktığını gördüm. Kuşağımı bağlarken fark ettim ki ben onun yüzüğüne bakarken o da benim yüzüğümü almış. Kâğıdı açıp okudum: Bana yemin ettiren kadınla olan durumu anlatmış ve ‘Doğrudan onun yanına gidip her şeyi anlatacağım; sakın bir daha ona gitme, yoksa seni öldürür. Benim maksadım seni ondan kurtarıp helâlim yapmak. Kim olduğumu sorarsan, şu an kadıasker olan Davud Efendi’nin kızıyım’ diye yazmıştı.
Artık bu sırrı herkesten gizleyip beklemekten başka çare yoktu. On gün boyunca sabahları orada oturup onu bekledim. Onu tekrar gördüğümde, ilk gün beni nasıl avladıysa yine aynı hâliyle yanıma geldi. Başını kaldırıp bana baktı ve parmağındaki yüzüğü gösterdi. Utancımdan konuşamadım.
Sonra bana, ‘Ey vefasız! Hani sözün, hani yeminlerin? Kendine bu zulmü neden yaptın?’ dedi. Ben utançtan ağlamaya başladım. Beni böyle görünce yumuşayıp, ‘Üzülme; yemin bozmanın kefareti kolaydır. Asıl hata, o anda bana durumu anlatmaman’ dedi.
Ben de başımdan geçenleri bir bir anlattım. Bunun üzerine, ‘Şimdi sana olan sevgim kat kat arttı. Çünkü o kadının tuzağından kurtulmak kolay değildir; yine de sen, şarap aklını alana kadar sözünden dönmemişsin. Bu yüzden üzülme. Bu gece bize gel; on gündür ayrılık orucu ile perişanım’ dedi.
Ben de başımı eğip kabul ettim. Böylece sergüzeşti tamamladı ve ‘Bundan sonra ne yapacağımı bilemiyorum; gitsem olmaz, gitmesem olmaz. Yanımda da kimse yok. Bütün âşıklarım içinde senden başkasına güvenemediğim için seni sırdaşı edindim. Şimdi gitme vakti geldi. Seni de yanımda götürmek isterim; ne dersin?’ dedi.
Ali Bey de onun sözlerini dinledikten sonra, ‘Ben bu dünyada kendimden başka dertli kimse yok sanırdım. Ama görüyorum ki bu işten kaçış yok. Gitmek gerek. Eğer bin canım olsa, bir teline feda olsun’ dedi.
Adam, kadının kendisini gördüğünü fark edince akşam olunca yatağa girip bütün gücünü toplayarak onunla birkaç kez birlikte oldu. Kadın bu duruma şaşırıp, ‘Hey efendi! Beni aldığın gece böyle bir kudret göstermiştin. İnsan hünerini günden güne artırır; sen ise geriye gitmişsin. Ama bugün o çocukla ne yaptıysan, bu kez eskisinden de fazlasını gösterdin’ dedi.
Adam da şöyle cevap verdi: ‘Hey kadın! Hangi aleti harekete geçirirsen iş görür. Bizimkisi eskimişti, o yüzden zayıflamıştı. Dün oğluna rica ettim, senin hatırın için razı oldu. Onu bileyledim, bu yüzden bu gece daha güçlüydü.’ Kadın, ‘Oğlanda nasıl bir bileği var?’ diye sorunca adam, ‘Bilmez misin? Alet mermerde, bileği dilberde olur’ dedi. Kadın aklı eksik olduğundan bu söze inanıp ertesi gün oğluna sarılarak onu över.
Bu hikâyeyi anlatmaktaki maksat şudur: Erkek için nasıl bir güç varsa, güzeller için de o güç onların cazibesidir; onların gücü kavuşmadadır.
Fakat Çavuşzâde bu sözden bir anlam çıkaramadı. Bu sırada kadının tavırlarından bir şeyler sezdim ve aşağı indim. Bahçeyi dolaşıp başıma bir iş gelirse kaçacak bir yer var mı diye baktım. Bir ışık gördüm; yavaşça yaklaşıp bunun bir köşkten geldiğini anladım.
Ağaçların arasından ilerleyip köşkün karşısına geldiğimde gördüm ki uzun boylu beş adam oturmuş, önlerinde meclis kurulu, ellerinde kadehler içiyorlar. Her biri cellât görünüşlü, korkunç kimselerdi. ‘Bunlar burada ne arıyor?’ diye düşünürken bir hizmetkâr gelip önlerine bir tabak koydu. İçlerinden biri, ‘Kadın da oturuyor mu? O oğlan ne zamana kadar duracak? Öldürülecekse gidip işi bitirelim’ dedi.
Hizmetkâr, ‘Kadın selam söyledi. Oğlan yalnız olsa iş kolaydı ama yanında güçlü bir adam var. Dikkatli olsunlar. Biraz sabretsinler, uyuduklarında iş kolaylaşır’ dedi.
Bunu duyunca aklım başımdan gitti. Hemen geri dönüp kapıya geldim. Kilidi açmaya çalıştım ama kılıçla vurursam ses çıkacağını ve içeridekilerin fark edeceğini düşündüm. ‘Ben kurtulsam bile o kadını öldürürler’ diye vazgeçtim. Bunun üzerine gidip Çelebi’yi almayı düşündüm.
Yukarı çıktım; ikisinin birlikte oturduğunu gördüm. Daha fazla beklemeden ‘Çelebi!’ diye bağırdım. Çavuşzâde korkuyla yerinden fırlayıp kadının yanından aşağı atladı. Kadın arkasından, ‘Ne oldu, dur!’ diye bağırdıysa da o kaçıp dışarı çıktı.
Ben de durumu hemen anlattım: ‘Sakın korkma, hemen aşağı in, kapıya git’ dedim. Çelebi titremeye başladı. ‘Korkma, ben hayattayken sana zarar gelmez’ diyerek onu öne kattım.
Tam o sırada kadın bizi fark etti, mum alıp bağırarak peşimize düştü ve bahçedeki adamlara haber verdi. Eğer bunu yapmasaydı belki bize yetişemezlerdi. Kadın üzerimize gelince kılıcı çekip üzerine yürüdüm. Kılıcı görünce geri kaçtı.
Fakat bu sırada cariyeler yolumuzu kesti. Üç kişi iken bir anda kırktan fazla oldular; ellerinde sopalarla önümüzü kapattılar. Çaresiz üzerlerine yürüdüm. İçlerinden biri cesaret edip bana saldırmak isteyince bir hamlede onu yere serdim. Diğerleri bunu görünce korkup dağıldılar.
Bunun üzerine merdivenden inip kapıya ulaştım. Bu sırada cariyeler önlerini kesemeyince cellâtlara bağırarak, ‘Yetişin!’ diye feryat ettiler. Ali Bey kapıya ulaştığında cellâtlar da yetişmek üzereydi. Bunun üzerine Ali Bey içinden Allah’a yalvarıp kilide öyle bir kılıç indirdi ki büyük kilit salatalık gibi ikiye ayrıldı. Hemen kapıyı açıp Çelebi’yi kolundan tutarak dışarı çıkardı, ardından kendisi de çıktı.
Tam o sırada cellâtlar yetişti. Kadın onları görünce, ‘Eğer bunları yakalayamazsanız hepinizi öldürürüm!’ diye yemin ederek bağırdı. Bunun üzerine cellâtlar peşimize düştüler. Ali Bey çok çevik olduğu için ona yetişemiyorlardı, fakat Çavuşzâde nazik ve zayıf yapılı olduğundan hızlı kaçamıyordu. Bu yüzden cellâtlar yaklaşınca Ali Bey dönüp aslan gibi üzerlerine atılıyor, onları dağıtıyor, sonra tekrar Çavuşzâde’nin yanına gelip yoluna devam ediyordu.
Bu şekilde defalarca onları kovup geri dönerek ilerlediler. Ancak Ali Bey de giderek yoruldu; çünkü çoğu zaman Çelebi’yi sırtında taşıyordu. Sonunda Ayasofya Mahallesi’nden Davutpaşa İskelesi’ne kadar geldiler. Ali Bey nereye geldiğini bile fark etmiyordu. Yine dönüp cellâtları kovaladı, fakat geri geldiğinde Çavuşzâde’yi yerinde bulamadı.
Bunun üzerine korkuya kapıldı. Etrafına bakınca sevdiği kadının mahallesine geldiklerini anladı ve onun evine gitmiş olabileceğini düşündü. Bir süre daha cellâtları oyalayıp bir köşeye gizlendi. Cellâtlar onu kaçtı sanıp uzaklaştılar.
Ali Bey hemen Çavuşzâde’nin evine gitti. Onu şehnişinde, pencere önünde buldu. Çavuşzâde onu içeri davet etti. Yeni elbiseler getirip giydiler. Sonra Ali Bey’i yatağa davet ederek, ‘Ey dost! Bundan sonra hayatımın sebebi sensin. Sen ne dersen onu yaparım’ dedi.
Ali Bey’in de sevgisi samimi olduğundan biraz dinlendiler. Sonra birbirlerine dünya ve ahiret kardeşi oldular. Sabah erkenden uyandıklarında, o bilinen güzel kadından bir haberci geldi. Konuştular ve anladılar ki böyle tehlikeli işlerden kurtulmak için sağlam bir destek gerekir.
Bunun üzerine Çavuşzâde’yi alıp kızın evine gittiler. Kızın annesi ve babası Çavuşzâde’nin güzelliğine hayran kaldılar ve kızlarını esirgemediler. Çünkü kız bütün durumu önceden babasına anlatmıştı. O gün hemen nikâh yapıldı ve o gece gerdeğe girdiler.
Ali Bey’e de hem kız hem de ailesi çok ihsanlarda bulundu ve onu evine gönderdiler. Aralarındaki dostluk hiç kesilmedi. Çavuşzâde, kayınpederinin desteğiyle paşa oldu, hatta veziriazamlığa kadar yükseldi. Bazıları onun Güzelce Ali Paşa olduğunu söyler.
Sonunda hepsi vefat etti. Bu kitabın yazanına, yazdıranına ve ‘âmin’ diyene rahmet olsun. Âmin.”
Kaynak:
Suzan Balkanlı, Hikâyet-i Sipâhî-i Kastamonî Tûtî-i Şekeristân (vr. 1–27): İnceleme, Transkripsiyon, Metin, Dizin (Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, 2010), 1-17.
Hasan Gevrek, Hikâyet-i Sipâhî-i Kastamonî Tûtî-i Şekeristân (vr. 28–54): İnceleme, Transkripsiyon, Metin, Dizin (Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, 2010), 1-18.